- Ders1
- Ders2
- Konu Testi
- Sureler
- Arapça Dersler
- ☝📖المحمدية📖☝
Kuranla-Arapca-10. Yûnus Sûresi-1-56.ayetler
1. الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ
Meali: Elif, Lâm, Râ. Bunlar hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir.
2. أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنْ أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ قَالَ الْكَافِرُونَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ مُبِينٌ
Meali: İçlerinden bir adama, insanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı bulunduğunu müjdele diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kâfirler, "Bu elbette apaçık bir sihirbazdır" dediler?
3. إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلَّا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Meali: Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde yaratan, sonra da Arş'a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah'tır. O'nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte o, Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?
4. إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ
Meali: Hepinizin dönüşü ancak O'nadır. Allah bunu bir gerçek olarak vadetmiştir. Şüphesiz O başlangıçta yaratmayı yapar sonra, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükafatlandırmak için onu tekrar eder. Kâfirlere gelince, inkar etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır.
5. هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ اللَّهُ ذَلِكَ إِلَّا بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Meali: O, güneşi bir ışık, ayı da bir aydınlık kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah bunları ancak gerçek ile yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.
6. إِنَّ فِي اخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ
Meali: Şüphesiz gece ve gündüzün ardarda değişmesinde, Allah'ın göklerde ve yeryüzünde yarattığı şeylerde, sakınan bir toplum için pek çok deliller vardır.
7. إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ
Meali: Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden gafil olanlar var ya;
8. أُولَئِكَ مَأْوَاهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Meali: İşte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden varacakları yer ateştir.
9. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
Meali: İman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle hidayete erdirir. Nimet dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar.
10. دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Meali: Oradaki duaları: "Allah'ım, seni her türlü eksiklikten uzak tutarız" [şeklindedir]; aralarındaki esenlik dilekleri "selam"dır; dualarının sonu ise "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur" demektir.
11. وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Meali: Eğer Allah, insanların hayrı acele istedikleri gibi şerri de çabucak verseydi, ecelleri çoktan gelmiş olurdu. Fakat biz, bize kavuşmayı ummayanları taşkınlıkları içinde körü körüne bırakırız.
12. وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Meali: İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken veya ayakta iken bize dua eder; ama biz sıkıntısını ondan kaldırdığımızda, sanki kendisine dokunan o sıkıntı için hiç yalvarmamış gibi dönüp gider. İşte haddi aşanlara yaptıkları şeyler böyle süslenmiştir.
13. وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ
Meali: Andolsun ki, sizden önceki nesilleri zulmettikleri ve kendilerine peygamberleri apaçık deliller getirdiği halde iman etmedikleri için helâk ettik. Suçlu toplumları işte böyle cezalandırırız.
14. ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَائِفَ فِي الْأَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ
Meali: Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye onların ardından sizi yeryüzünde halefler kıldık.
15. وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
Meali: Ayetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, "Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir" derler. De ki: "Onu kendiliğimce değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım."
16. قُلْ لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَا أَدْرَاكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِنْ قَبْلِهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Meali: De ki: "Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım ve Allah onu size bildirmezdi. Ben bundan önce ömürler boyu aranızda kalmıştım. Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?"
17. فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ
Meali: Allah'a karşı yalan uyduran veya O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır? Şüphe yok ki suçlular asla kurtuluşa ermezler.
18. وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Meali: Onlar, Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilen şeylere taparlar ve, "Bunlar bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir" derler. De ki: "Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz? O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir."
19. وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلَّا أُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُوا وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
Meali: İnsanlar başlangıçta tek bir ümmet idi; sonra ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında çoktan hüküm verilmiş olurdu.
20. وَيَقُولُونَ لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ
Meali: "Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!" diyorlar. De ki: "Gayb ancak Allah'ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!"
21. وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ إِذَا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آيَاتِنَا قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ مَكْرًا إِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ
Meali: Biz insanlara, kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra bir rahmet tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki ayetlerimiz hakkında hile ve düzen peşindedirler. De ki: "Allah hilede daha süratlidir." Şüphesiz elçilerimiz yazdığınız hileleri yazmaktadır.
22. هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنْجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ
Meali: Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Hatta siz gemilerde olduğunuz, o gemiler güzel bir rüzgarla onları alıp götürdüğü ve onlar bununla sevindikleri sırada, gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah'a halis kularak: "Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız" diye O'na yalvarırlar.
23. فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Meali: Fakat Allah onları kurtarınca, bir de bakarsın ki yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapıyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Sonra dönüşünüz bizedir; yapmakta olduklarınızı size bildireceğiz.
24. إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْأَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالْأَنْعَامُ حَتَّى إِذَا أَخَذَتِ الْأَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلًا أَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَصِيدًا كَأَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْأَمْسِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Meali: Dünya hayatının misali, gökten indirdiğimiz su gibidir ki, insanların ve hayvanların yediği yeryüzü bitkileri onunla karışmıştır. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp süslendiği ve sahipleri onun üzerine güç yetirdiklerini sandıkları bir sırada, gece veya gündüz emrimiz gelivermiş de onu, sanki dün yerinde yokmuş gibi biçilmiş bir tarlaya çevirivermişizdir. Düşünen bir toplum için âyetleri böyle açıklıyoruz.
25. وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
Meali: Allah esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.
26. لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Meali: Güzel iş yapanlar için en güzel karşılık ve fazlası da vardır. Onların yüzlerine ne bir kara leke bulaşır ne de bir zillet. İşte onlar cennet ehlidirler ve orada ebedi kalacaklardır.
27. وَالَّذِينَ كَسَبُوا السَّيِّئَاتِ جَزَاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَا وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ مَا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ عَاصِمٍ كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعًا مِنَ اللَّيْلِ مُظْلِمًا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Meali: Kötülük kazananlara gelince; kötülüğün cezası misliyledir. Onları bir zillet kaplar. Onları Allah'tan (koruyacak) hiçbir koruyucu yoktur. Yüzleri sanki karanlık geceden bir parçayla örtülmüştür. İşte onlar ateş ehlidirler, orada ebedi kalacaklardır.
28. وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ أَنْتُمْ وَشُرَكَاؤُكُمْ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَاؤُهُمْ مَا كُنْتُمْ إِيَّانَا تَعْبُدُونَ
Meali: Onların hepsini mahşerde toplayacağımız, sonra da ortak koşanlara, "Siz ve ortaklarınız yerinize sakının" diyeceğimiz günü hatırlat. Artık aralarını ayırmışızdır. Ortakları şöyle der: "Siz bize tapmıyordunuz ki!"
29. فَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ إِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِلِينَ
Meali: Şimdi aramızda şahit olarak Allah yeter. Gerçekten biz sizin bize tapınmanızdan gafil idik.
30. هُنَالِكَ تَبْلُو كُلُّ نَفْسٍ مَا أَسْلَفَتْ وَرُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلَاهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Meali: İşte orada herkes geçmişte yaptıklarını dener ve gerçek mevlaları olan Allah'a döndürülürler. Uydurup durdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir.
31. قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللَّهُ فَقُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ
Meali: De ki: "Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere sahip olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran, diriden ölüyü çıkaran kimdir? Her işi düzenleyen kimdir?" "Allah" diyecekler. De ki: "Öyle ise takva sahibi olmayacak mısınız?"
32. فَذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ
Meali: İşte o gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır? Öyleyse nasıl olup da döndürülüyorsunuz?
33. كَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ فَسَقُوا أَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Meali: Böylece yoldan çıkmış olanlar hakkında Rabbinin sözü gerçekleşmiştir: Onlar kesinlikle iman etmezler.
34. قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ قُلِ اللَّهُ يَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ
Meali: De ki: "Ortaklarınızdan, önce yaratıp sonra onu yeniden yaratacak olan var mı?" De ki: "Allah önce yaratır, sonra onu yeniden yaratır. O halde nasıl saptırılıyorsunuz?"
35. قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ قُلِ اللَّهُ يَهْدِي لِلْحَقِّ أَفَمَنْ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ أَحَقُّ أَنْ يُتَّبَعَ أَمَّنْ لَا يَهِدِّي إِلَّا أَنْ يُهْدَى فَمَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
Meali: De ki: "Ortaklarınızdan hakka ileten var mı?" De ki: "Allah hakka iletir." O halde hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine doğru yol gösterilmedikçe yolu bulamayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?
36. وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلَّا ظَنًّا إِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
Meali: Onların çoğu ancak zanna uyar. Şüphe yok ki zan, haktan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah onların yapmakta olduklarını çok iyi bilendir.
37. وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْآنُ أَنْ يُفْتَرَى مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنَّ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Meali: Bu Kur'an, Allah'tan başkası tarafından uydurulacak bir şey değildir. Lakin kendinden öncekileri tasdik eden ve kitabı açıklayandır. Onda asla şüphe yoktur, âlemlerin Rabbindendir.
38. أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
Meali: Yoksa "Onu kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer doğru iseniz, haydi siz de onun gibi bir sure getirin ve Allah'tan başka kime gücünüz yetiyorsa çağırın."
39. بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُحِيطُوا بِعِلْمِهِ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُ كَذَلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ
Meali: Bilakis onlar, ilmini kavrayamadıkları ve henüz tevili kendilerine gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamıştı. Bak, zalimlerin sonu nasıl oldu!
40. وَمِنْهُمْ مَنْ يُؤْمِنُ بِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهِ وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِالْمُفْسِدِينَ
Meali: İçlerinden ona iman edenler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin, bozguncuları çok iyi bilendir.
41. وَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ لِي عَمَلِي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْ أَنْتُمْ بَرِيئُونَ مِمَّا أَعْمَلُ وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ
Meali: Eğer seni yalanlarlarsa, de ki: "Benim amelim bana, sizin ameliniz de sizedir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım."
42. وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُوا لَا يَعْقِلُونَ
Meali: Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, hiç akıl erdirmiyorlarsa sen mi duyuracaksın?
43. وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُرُ إِلَيْكَ أَفَأَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُوا لَا يُبْصِرُونَ
Meali: Onlardan sana bakanlar da vardır. Fakat körlere, hiç görmüyorlarsa sen mi doğru yolu göstereceksin?
44. إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Meali: Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, lakin insanlar kendilerine zulmederler.
45. وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَنْ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ
Meali: O'nun onları toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamış gibi birbirleriyle tanışırlar. Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar kesinlikle hüsrana uğramışlardır; onlar hidayete erenler de değildir.
46. وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِينَ نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللَّهُ شَهِيدٌ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ
Meali: Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana gösteririz veya senin ruhunu alırız; sonunda dönüşleri bizedir. Sonra Allah onların yaptıklarına şahittir.
47. وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَسُولٌ فَإِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Meali: Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman aralarında adaletle hükmolunur ve onlara zulmedilmez.
48. وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
Meali: Ve derler ki: "Eğer doğru söylüyorsanız bu vaat ne zaman gerçekleşecektir?"
49. قُلْ لَا أَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلَا نَفْعًا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
Meali: De ki: "Allah dilediği hariç, ben kendi kendime ne bir zarar ne de bir fayda verebilirim." Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalabilirler ne de ileri gidebilirler.
50. قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا أَوْ نَهَارًا مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ
Meali: De ki: "Ne dersiniz? Eğer O'nun azabı size gece veya gündüz gelirse [ne yaparsınız?] Suçlular bunun neresine acele ediyorlar?"
51. أَفَإِذَا مَا وَقَعَ آمَنْتُمْ بِهِ آلْآنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ
Meali: Azap başınıza geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz? Şimdi mi? Oysa siz onun çabuk gelmesini istiyordunuz.
52. ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ هَلْ تُجْزَوْنَ إِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ
Meali: Sonra o zulmedenlere, "Ebedi azabı tadın! Siz ancak kazandıklarınızın cezasına çarptırılıyorsunuz" denilecektir.
53. وَيَسْتَنْبِئُونَكَ أَحَقٌّ هُوَ قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقًّا وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ
Meali: Senden, "O gerçek midir?" diye haber sorarlar. De ki: "Evet, Rabbime yemin ederim ki o kesinlikle gerçektir ve siz [Allah'ı] aciz bırakacak değilsiniz."
54. وَلَوْ أَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْأَرْضِ لَافْتَدَتْ بِهِ وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Meali: Zulmetmiş olan her bir nefis yeryüzündekilerin hepsine sahip olsaydı, azabı gördüğünde onu mutlaka fidye olarak verirdi. Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Aralarında adaletle hükmolunur ve onlara zulmedilmez.
55. أَلَا إِنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Meali: Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Yine haberiniz olsun ki, Allah'ın vaadi haktır; lakin onların çoğu bunu bilmezler.
56. هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Meali: Dirilten ve öldüren O'dur; ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
Kelime ve Dilbilgisi Örnekleri
1. Arapça İsim Örnekleri (25 Adet)
- الْكِتَابُ (Kitap): Yazılı metin, Kur'an.
Cümle: تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ (Bunlar hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir.) - رَجُل (Racül): Adam, insan.
Cümle: أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِنْهُمْ (İçlerinden bir adama vahyetmemiz...) - صِدْق (Sidk): Doğruluk, gerçeklik.
Cümle: قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ (Rableri katında doğruluk makamı.) - عَرْش (Arş): Taht, ilahi egemenlik alanı.
Cümle: اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ (Arş'a kuruldu.) - أَمْر (Emr): İş, buyruk, husus.
Cümle: يُدَبِّرُ الْأَمْرَ (İşleri düzene koyar.) - شَفِيع (Şefî'): Şefaatçi.
Cümle: مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلَّا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ (Hiç kimse şefaatçi olamaz.) - خَلْق (Halk): Yaratılış, mahluk.
Cümle: يَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ (Önce yaratır, sonra onu tekrar eder.) - شَرَاب (Şerâb): İçecek.
Cümle: لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ (Onlar için kaynar sudan içecek vardır.) - حَمِيم (Hamîm): Kaynar su, samimi dost.
Cümle: شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ (Kaynar sudan bir içecek.) - عَذَاب (Azâb): Elem verici ceza, azap.
Cümle: وَعَذَابٌ أَلِيمٌ (Ve elem verici bir azap.) - شَمْس (Şems): Güneş.
Cümle: جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً (Güneşi ışık kıldı.) - قَمَر ( Kamer): Ay.
Cümle: وَالْقَمَرَ نُورًا (Ayı da bir aydınlık kıldı.) - سَنَة (Sene): Yıl.
Cümle: عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ (Yılların sayısını ve hesabı.) - حِسَاب (Hisâb): Hesap, sayı.
Cümle: عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ (Yılların sayısını ve hesabı.) - لَيْل (Leyl): Gece.
Cümle: اخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ (Gece ve gündüzün değişmesinde.) - نَهَار (Nehâr): Gündüz.
Cümle: وَالنَّهَارِ آيَاتٌ (Gündüzde deliller vardır.) - حَيَاة (Hayât): Hayat, yaşam.
Cümle: وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Dünya hayatına razı oldular.) - أَرْض (Ard): Yeryüzü, yer.
Cümle: خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ (Gökleri ve yeri yarattı.) - سَمَاء (Semâ): Gök, gökyüzü.
Cümle: أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ (Onu gökten indirdik.) - نَار (Nâr): Ateş.
Cümle: مَأْوَاهُمُ النَّارُ (Varacakları yer ateştir.) - جَنَّة (Cenne): Cennet, bahçe.
Cümle: فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (Nimet cennetlerindedirler.) - رَحْمَة (Rahmet): Rahmet, merhamet.
Cümle: أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً (İnsanlara rahmet tattırdığımızda...) - فُلْك (Fulk): Gemi, deniz taşıtı.
Cümle: كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ (Gemilerde olduğunuz zaman.) - رِيح (Rîh): Rüzgar.
Cümle: بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ (Güzel bir rüzgarla.) - مَوْج (Mevc): Dalga.
Cümle: جَاءَهُمُ الْمَوْجُ (Onlara dalga geldi.)
2. Arapça Fiil Örnekleri (25 Adet)
- خَلَقَ (Haleka / Yarattı):
Cümle: خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ (Gökleri ve yeri yarattı.) - آمَنَ (Âmene / İman etti):
Cümle: وَالَّذِينَ آمَنُوا (İman edenler.) - كَفَرَ (Kafere / İnkar etti):
Cümle: وَالَّذِينَ كَفَرُوا (İnkar edenler.) - عَمِلَ (Amile / Yaptı, çalıştı):
Cümle: وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ (Salih ameller işlediler.) - جَعَلَ (Ceale / Kıldı, yaptı):
Cümle: جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً (Güneşi ışık kıldı.) - هَدَى (Hedâ / Hidayet etti, iletti):
Cümle: وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (Dilediğini hidayete erdirir.) - ضَلَّ (Dalle / Saptı, kayboldu):
Cümle: وَضَلَّ عَنْهُمْ (Onlardan sapıp kayboldu.) - ظَلَمَ (Zaleme / Zulmetti):
Cümle: لَمَّا ظَلَمُوا (Zulmettikleri vakit.) - نَجَّى (Necce / Kurtardı):
Cümle: فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ (Onları kurtardığı zaman...) - سَمِعَ (Semi'a / İşitti):
Cümle: مَنْ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ (Sana kulak verenler.) - رَأَى (Reâ / Gördü):
Cümle: لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ (Azabı gördükleri zaman...) - عَلِمَ (Alime / Bildi):
Cümle: لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ (Yılların sayısını bilesiniz diye.) - قَالَ (Kâle / Dedik / dedi):
Cümle: قَالَ الْكَافِرُونَ (Kafirler dedi.) - أَنْذَرَ (Enzere / Uyardı):
Cümle: أَنْذِرِ النَّاسَ (İnsanları uyar.) - بَشَّرَ (Beşşere / Müjdeledi):
Cümle: وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا (İman edenleri müjdele.) - اسْتَوَى (İstevâ / Kuruldu, yöneldi):
Cümle: اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ (Arş'a kuruldu.) - دَبَّرَ (Debbere / Tedbir etti, yönetti):
Cümle: يُدَبِّرُ الْأَمْرَ (İşi idare eder.) - بَدَأَ (Bede-e / Başladı, yarattı):
Cümle: يَبْدَؤُ الْخَلْقَ (Yaratmayı başlatır.) - أَعَادَ (Aâde / İade etti, tekrarladı):
Cümle: ثُمَّ يُعِيدُهُ (Sonra onu yeniden yaratır.) - جَزَى (Cezâ / Cezalandırdı, mükâfatlandırdı):
Cümle: لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا (İman edenleri mükâfatlandırmak için.) - قَدَّرَ (Kaddere / Takdir etti, ölçü koydu):
Cümle: وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ (Ona menziller takdir etti.) - فَصَّلَ (Fassale / Açıkladı, detaylandırdı):
Cümle: يُفَصِّلُ الْآيَاتِ (Ayetleri açıklar.) - اطْمَأَنَّ (İtmeenne / Huzur buldu, tatmin oldu):
Cümle: وَاطْمَأَنُّوا بِهَا (Onunla huzur bulup tatmin oldular.) - أَهْلَكَ (Ehleke / Helâk etti, yok etti):
Cümle: أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ (Nesilleri helâk ettik.) - بَدَّلَ (Beddele / Değiştirdi):
Cümle: أَوْ بَدِّلْهُ (Veya onu değiştir.)
3. Arapça Edat Örnekleri (Harf-i cerler hariç - 15 Adet)
- إِنَّ (İnne / Tekit edatı: Şüphesiz ki):
Cümle: إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ (Şüphesiz Rabbiniz Allah'tır.) - لَا (Lâ / Olumsuzluk edatı: Yok, değil, -mez):
Cümle: مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلَّا (Hiçbir şefaatçi yoktur.) - مَا (Mâ / Olumsuzluk veya ilgi edatı: Ne, değil):
Cümle: مَا خَلَقَ اللَّهُ ذَلِكَ (Allah bunu yaratmamıştır.) - أَنْ (En / Mastar edatı: -mak, -ki):
Cümle: أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ (İnsanları uyarman[ızı/nı]) - ثُمَّ (Summe / Sıra ve bağlaç edatı: Sonra):
Cümle: ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ (Sonra Arş'a istiva etti.) - وَ (Vâv / Atıf edatı: Ve):
Cümle: السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ (Gökler ve yer) - فَـ (Fe / Rabıta/sebep edatı: O halde, o zaman):
Cümle: فَاعْبُدُوهُ (O halde O'na kulluk edin.) - أَوْ (Ev / Terdit edatı: Veya, ya da):
Cümle: أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا (Veya otururken ya da ayakta) - هَلْ (Hel / Soru edatı: Mı / mi):
Cümle: هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ (Ortaklarınızdan var mı?) - كَـ (Kef / Benzetme edatı: Gibi):
Cümle: كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا (Hiç bize yalvarmamış gibi) - بَلْ (Bel / İdrap edatı: Bilakis, aksine):
Cümle: بَلْ كَذَّبُوا (Bilakis yalanladılar.) - لَوْ (Lev / Şart edatı: Eğer, keşke):
Cümle: لَوْ شَاءَ اللَّهُ (Eğer Allah dileseydi) - إِذَا (İzâ / Zarf ve şart edatı: Vaktaki, olduğunda):
Cümle: وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ (İnsana dokunduğu zaman) - قَدْ (Kad / Tahkik edatı: Kesinlikle, -miş / -dı):
Cümle: قَدْ خَسِرَ (Kesinlikle hüsrana uğradılar.) - أَمْ (Em / Soru/bağlantı edatı: Yoksa):
Cümle: أَمْ يَقُولُونَ (Yoksa diyorlar mı?)
Kuranla-Arapca-10. Yûnus Sûresi-57-109.ayetler (Okuma Parçası)
57. يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ
57. Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerdeki dertlere şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. 58. قُلْ بِفَضْلِ اللَّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
58. De ki: "Ancak Allah'ın lütfu ve rahmetiyle; yalnız bunlarla sevinsinler. Çünkü bu, onların topladıkları her şeyden daha hayırlıdır." 59. قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًا قُلْ آللَّهُ أَذِنَ لَكُمْ أَمْ عَلَى اللَّهِ تَفْتَرُونَ
59. De ki: "Ne dersiniz? Allah'ın size indirdiği rızıkların bir kısmını haram, bir kısmını helal kıldınız." De ki: "Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?" 60. وَمَا ظَنُّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ
60. Allah'a karşı yalan uyduranların kıyamet günündeki zannı nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir, fakat onların çoğu şükretmezler. 61. وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِنْ قُرْآنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَلَا أَصْغَرَ مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْبَرَ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ
61. (Ey Muhammed!) Ne zaman bir işe girişsen, Kur'an'dan ne okusan ve siz hangi işi yaparsanız yapın, içine daldığınız anda biz mutlaka üzerinizde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinizden gizli kalmaz. 62. أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
62. Biliniz ki, Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. 63. الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
63. Onlar iman edip takva sahibi olanlardır. 64. لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
64. Dünya hayatında da ahirette de müjde onlaradır. Allah'ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluştur. 65. وَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ إِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
65. Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz şeref ve üstünlük tamamen Allah'a aittir. O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir. 66. أَلَا إنَّ لِلَّهِ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ شُرَكَاءَ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ
66. İyi bilin ki, göklerde ve yerde kim varsa Allah'ındır. Allah'tan başkasını ortak koşanlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar. 67. هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهارَ مُبْصِرًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ
67. İçinde dinlenesiniz diye geceyi, aydınlık olarak da gündüzü sizin için yaratan O'dur. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır. 68. قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيُّ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ إِنْ عِنْدَكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بِهَذَا أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
68. "Allah çocuk edindi" dediler. O, bundan münezzehtir. Yanınızda bu iddianızı kanıtlayacak hiçbir delil yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? 69. قُلْ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَ
69. De ki: "Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler." 70. مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ
70. Dünyada geçici bir menfaat vardır; sonra dönüşleri bizedir. Sonra da inkâr etmekte oldukları şeyler yüzünden onlara şiddetli azabı taddıracağız. 71. وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللَّهِ فَعَلَى اللَّهِ تَوَكَّلْتُ فَأَجْمِعُوا أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُنْ أَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُممًا ثُمَّ اقْضُوا إِلَيَّ وَلَا تُُنْظِرُونِ
71. Onlara Nuh'un kıssasını okuyup anlat. Hani kavmine, "Eğer aranızda duruşum ve ayetleri hatırlatmam size ağır geldiyse, ben Allah'a güvendim..." demişti. 72. فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ
72. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizden herhangi bir ücret istemedim. Benim ecrim ancak Allah'a aittir ve bana Müslümanlardan olmam emredildi. 73. فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَائِفَ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَانْظُرْ كيف كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ
73. Onu yalanladılar; biz de onu ve gemidekileri kurtarıp halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk. Uyarılanların sonunun nasıl olduğuna bak! 74. ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُومُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِهِ مِنْ قَبْلُ كَذَلِكَ نَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِ الْمُعْتَدِينَ
74. Sonra onun ardından kavimlerine nice elçiler gönderdik; mucizeler getirdiler. Fakat önceden yalanladıklarına inanmadılar. Haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz. 75. ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسَى وَهَارُونَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ بِآيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ
75. Sonra onların ardından Musa ve Harun'u ayetlerimizle Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik; büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular. 76. فَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا إِنَّ هَذَا لَسِحْرٌ مُبِينٌ
76. Katımızdan onlara hak gelince, "Kesinlikle bu apaçık bir sihirdir" dediler. 77. قَالَ مُوسَى أَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَكُمْ أَسِحْرُ هَذَا وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ
77. Musa dedi ki: "Size gelen hak için mi 'Bu sihirdir' diyorsunuz? Sihirbazlar asla kurtuluşa eremezler." 78. قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَاءُ فِي الْأَرْضِ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ
78. Dediler ki: "Sen bizi atalarımızın yolundan döndüresin ve yeryüzünde büyüklük ikinize kalsın diye mi geldin? Biz ikinize de inanacak değiliz." 79. وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُونِي بِكلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ
79. Firavun, "Bana ne kadar bilgin sihirbaz varsa getirin" dedi. 80. فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسَى أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ
80. Sihirbazlar gelince Musa onlara, "Atacağınız ne varsa atın" dedi. 81. فَلَمَّا أَلْقَوْا قَالَ مُوسَى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُ إِنَّ اللَّهَ سَيُبْطِلُهُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدِينَ
81. Attıkları zaman Musa dedi ki: "Getirdiğiniz sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesat çıkaranların işini düzeltmez." 82. وَيُحِقُّ اللَّهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ
82. Allah, günahkarlar istemese de kelimeleriyle hakkı gerçekleştirip haklı çıkaracaktır. 83. فَمَا آمَنَ لِمُوسَى إِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِهِ عَلَى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ أَنْ يَفْتِنَهُمْ وَإِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ
83. Musa'ya, Firavun ve ileri gelenlerinin işkence etmelerinden korkarak kavminden bir gençlik grubu dışında iman eden olmadı. Firavun yeryüzünde üstünlük taslıyordu. 84. وَقَالَ مُوسَى يَا قَوْمِ إِنْ كُنْتُمْ آمَنْتُمْ بِاللَّهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلْتُلِ إِنْ كُنْتُمْ مُسْلِمِينَ
84. Musa dedi ki: "Ey kavmim! Eğer Allah'a iman ettiyseniz, Müslümanlar idinizseniz, yalnız O'na güvenin." 85. فَقَالُوا عَلَى اللَّهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
85. Dediler ki: "Biz yalnız Allah'a güvendik. Ey Rabbimiz! Bizi zalim kavmin baskısına maruz bırakma!" 86. وَنَجَّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الكَافِرِينَ
86. "Ve bizi rahmetinle o kâfir topluluktan kurtar." 87. وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى وَأَخِيهِ أَنْ تَبَوَّءَا لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
87. Musa ve kardeşine, "Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın, evlerinizi kıble yapın, namazı kılın ve müminleri müjdeleyin" diye vahyettik. 88. وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَأَهُ زِينَةً وَأَمْوَالًا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ
88. Musa dedi ki: "Ey Rabbimiz! Sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve mallar verdin ki yolundan saptırsınlar..." 89. قَالَ قَدْ أُجِيبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَقِيمَا وَلَا تَتَّبِعَانِ سَبِيلَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ
89. Allah buyurdu ki: "İkinizin de duası kabul edilmiştir. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin; bilmeyenlerin yoluna uymayın." 90. وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوَانًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ
90. İsrailoğullarini denizden geçirdik; Firavun askerleriyle saldırmak üzere peşine düştü. Boğulmak üzere iken "İnandım, ben de Müslümanlardanım" dedi. 91. آلْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ
91. (Ona denildi ki:) "Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun." 92. فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ
92. "Bugün de seni bedenli olarak kurtaracağız ki senden sonrakilere ibret olasın." İnsanların birçoğu ayetlerimizden habersizdir. 93. وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مُبَوَّأَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ فَمَا اخْتَلَفُوا حَتَّى جَاءَهُمُ الْعِلْمُ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
93. Andolsun İsrailoğullarına güzel bir yurt yerleştirdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilafa düşmediler. Rabbin kıyamet günü aralarında hüküm verecektir. 94. فَإِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ مِمَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ فَاسْئَلِ الَّذِينَ يَقْرَؤُونَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ لَقَدْ جَاءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْْتَرِينَ
94. Eğer indirdiğimizden şüphede isen, senden önce kitabı okuyanlara sor. Sana Rabbinden hak gelmiştir; sakın şüphe edenlerden olma. 95. وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِرِينَ
95. Sakın Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan olma; yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun. 96. إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ
96. Haklarında Rabbinin hükmü gerçekleşmiş olanlar iman etmezler. 97. وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ
97. Onlara her türlü mucize gelse bile, acı azabı görecekleri ana kadar yine de iman etmezler. 98. فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا آمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ
98. İman edip inancı kendisine fayda veren bir kasaba olsaydı ya! Yalnız Yunus'un kavmi müstesna; iman ettiklerinde rezillik azabını kaldırdık. 99. وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ مَنْ فِي الْأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا أَفَأَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونوُا مُؤْمِنِينَ
99. Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. O halde sen insanları inansınlar diye zorlayacak mısın? 100. وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تُؤْمِنَ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ
100. Allah'ın izni olmadıkça hiçbir nefis iman edemez. O, akıl erdirmeyenlerin üzerine pislik (azap) verir. 101. قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا تُغْنِي الْآيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ
101. De ki: "Göklerde ve yerde neler var bir bakın!" Fakat inanmayan bir topluluğa deliller ve uyarılar bir fayda sağlamaz. 102. فَهَلْ ينتَظِرُونَ إِلَّا مِثْلَ أَيَّامِ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ قُلْ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ
102. Onlar kendilerinden öncekilerin günleri gibi bir felaket gününden başkasını mı bekliyorlar? De ki: "Bekleyin, ben de bekleyenlerdenim." 103. ثُمَّ نُنَجِّي رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا كَذَلِكَ حَقًّا عَلَيْنَا نُنْجِ الْمُؤْمِنِينَ
103. Sonra biz elçilerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böyle; üzerimize bir hak olarak müminleri kurtarırız. 104. قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي شَكٍّ مِنْ دِينِي فَلَا أَعْبُدُ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ أَعْبُدُ اللَّهَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
104. De ki: "Ey insanlar! Dinimden şüphede iseniz, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza tapmam; sizi vefat ettirecek olan Allah'a ibadet ederim." 105. وَأَنْ أَقِمْ وَجْهَكَ لِدِّينِ حَنِيفًا وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
105. "Yüzünü hanif olarak dine doğrult, sakın müşriklerden olma." 106. وَلَا تَدْعُ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنْفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَ فَإِنْ فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِنَ الظَّالِمِينَ
106. "Allah'ı bırakıp sana fayda da zarar da veremeyenlere yalvarma. Bunu yaparsan zâlimlerden olursun." 107. وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
107. Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Hayır dilerse lütfunu engelleyecek yoktur. 108. قُلْ يَا أَيُّّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍ
108. De ki: "Ey insanlar! Size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim doğru yola girerse kendi lehinedir; kim sapıtırsa aleyhinedir. Ben vekil değilim." 109. وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتَّى يَحْكُمَ اللَّهُ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ
109. Sana vahyedilene uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.
Kelime ve Dilbilgisi Örnekleri
1. Arapça İsim Örnekleri (25 Adet)
- النَّاس (En-Nâs): İnsanlar.
Cümle: يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ (Ey insanlar! Size bir öğüt gelmiştir.) - مَوْعِظَة (Mev'iza): Öğüt, nasihat.
Cümle: جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ (Rabbinizden size bir öğüt gelmiştir.) - رَبّ (Rabb): Rab, terbiye eden.
Cümle: مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ (Rabbinizden bir öğüt.) - صُدُور (Sudûr): Göğüsler, kalpler.
Cümle: شِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ (Sinelerde olana bir şifadır.) - هُدًى (Hüden): Hidayet, doğru yol.
Cümle: وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ (Müminler için hidayet ve rahmettir.) - رَحْمَة (Rahmet): Merhamet, rahmet.
Cümle: وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ (Müminler için bir rahmettir.) - مُؤْمِن (Mü'min): İnanan kimse.
Cümle: رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ (Müminler için rahmettir.) - فَضْل (Fadl): Lütuf, ihsan.
Cümle: قُلْ بِفَضْلِ اللَّهِ (De ki: Allah'ın lütfuyla...) - قِيَامَة (Kıyâmet): Kıyamet günü.
Cümle: يَوْمَ الْقِيَامَةِ (Kıyamet gününde) - كَذِب (Kezib): Yalan, iftira.
Cümle: يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ (Allah'a karşı yalan uydururlar.) - ظَنّ (Zann): Zan, varsayım.
Cümle: وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلَّا ظَنًّا (Onların çoğu zandan başkasına uymaz.) - رِزْق (Rızk): Rızık, nasip.
Cümle: مَا أَنْزَلَ اللَّهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ (Allah'ın size indirdiği rızıktan...) - حَرَام (Haram): Yasak kılınan.
Cümle: جَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا (Ondan haram kıldınız...) - حَلَال (Halâl): Helal kılınan.
Cümle: وَحَلَالًا (Ve helal...) - آيَة (Âye): Ayet, mucize, delil.
Cümle: وَإِنْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ (Onlara her türlü ayet/mucize gelse de...) - سِحْر (Sihir): Büyü.
Cümle: إِنَّ هَذَا لَسِحْرٌ مُبِينٌ (Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir.) - سَاحِر (Sâhir): Sihirbaz, büyücü.
Cümle: وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ (Sihirbazlar asla kurtuluşa eremezler.) - عِلْم (İlm): İlim, bilgi.
Cümle: حَتَّى جَاءَهُمُ الْعِلْمُ (Onlara ilim gelinceye kadar...) - خَوْف (Havf): Korku.
Cümle: لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ (Onlara korku yoktur.) - أَرْض (Ard): Yeryüzü, yer.
Cümle: مَنْ فِي الْأَرْضِ (Yeryüzünde kim varsa...) - سَمَاء (Semâ): Gök, sema.
Cümle: وَمَا فِي السَّمَاوَاتِ (Ve göklerde olanlar...) - حَقّ (Hakk): Hak, gerçek.
Cümle: قَدْ جَاءَكُمُ الْحَقُّ (Size hak gelmiştir.) - عَذَاب (Azâb): Azap, ceza.
Cümle: نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ (Onlara şiddetli azabı taddırırız.) - بَحْر (Bahr): Deniz.
Cümle: جَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ (İsrailoğullarını denizden geçirdik.) - فُلْك (Fülk): Gemi.
Cümle: وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ (Ve gemide beraberinde olanlar...)
2. Arapça Fiil Örnekleri (25 Adet)
- جَاءَ (Câe / Geldi):
Cümle: قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ (Size öğüt gelmiştir.) - أَنْزَلَ (Enzele / İndirdi):
Cümle: مَا أَنْزَلَ اللَّهُ لَكُمْ (Allah'ın size indirdiği...) - جَعَلَ (Ceale / Kıldı, yaptı):
Cümle: فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا (Ondan haram kıldınız...) - شَكَرَ (Şakere / Şükretti):
Cümle: لَا يَشْكُرُونَ (Şükretmezler.) - ظَنَّ (Zanne / Sandı):
Cümle: وَمَا ظَنُّ الَّذِينَ (O kimselerin zannı nedir?) - اِفْتَرَى (İfterâ / İftira etti):
Cümle: يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ (Allah'a iftira ederler.) - تَلَا (Telâ / Okudu):
Cümle: وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِنْ قُرْآنٍ (Kur'an'dan ne okusan...) - عَمِلَ (Amile / Amel etti, yaptı):
Cümle: وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ (Hangi işi yaparsanız yapın...) - حَزِنَ (Hazine / Üzüldü):
Cümle: وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Onlar üzülmeyecekler de.) - آمَنَ (Âmene / İman etti):
Cümle: الَّذِينَ آمَنُوا (İman edenler...) - اتَّقَى (İttaká / Sakındı, takva sahibi oldu):
Cümle: وَكَانُوا يَتَّقُونَ (Ve takva sahibi idiler.) - تَبَدَّلَ (Tebeddelle / Değişti):
Cümle: لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ (Allah'ın sözlerinde değişme yoktur.) - دَعَا (Dea / Davet etti, çağırdı):
Cümle: الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ (Allah'tan başka yalvardıkları...) - سَكَنَ (Sakene / Sakin oldu, dinlendi):
Cümle: لِتَسْكُنُوا فِيهِ (İçinde dinlenesiniz diye...) - سَمِعَ / أَسْمَعَ (Semi'a / İşitti):
Cümle: هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (O, her şeyi işitendir.) - كَفَرَ (Kefere / İnkar etti):
Cümle: بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ (İnkar etmekte oldukları şeyler yüzünden...) - تَوَكَّلَ (Tevekkelle / Güvendi):
Cümle: فَعَلَى اللَّهِ تَوَكَّلْتُ (Yalnız Allah'a güvendim.) - نَجَّى (Necceya / Kurtardı):
Cümle: فَنَجَّيْنَاهُ (Onu kurtardık.) - أَغْرَقَ (Ağraka / Boğdu):
Cümle: وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا (Yalanlayanları boğduk.) - بَعَثَ (Bease / Gönderdi, diriltti):
Cümle: ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِ رُسُلًا (Sonra arkasından elçiler gönderdik.) - اسْتَكْبَرَ (Estekbere / Kibirlendi, büyüklük tasladı):
Cümle: فَاسْتَكْبَرُوا (Büyüklük tasladılar.) - أَلْقَى (Elkâ / Attı):
Cümle: أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ (Atacağınız ne varsa atın.) - أَبْطَلَ (Ebtale / Boşa çıkardı):
Cümle: سَيُبْطِلُهُ (Onu boşa çıkaracaktır.) - صَبَرَ (Sabere / Sabretti):
Cümle: وَاصْبِرْ حَتَّى يَحْكُمَ اللَّهُ (Allah hüküm verinceye kadar sabret.) - اتَّبَعَ (İttebece / Uydi, tabi oldu):
Cümle: وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ (Sana vahyedilene uy.)
3. Arapça Edat Örnekleri (Harf-i Cerler Hariç - 15 Adet)
- قَدْ (Kad / Kesinlik ve yaklaşıklık bildirir):
Cümle: قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ (Kesinlikle size öğüt gelmiştir.) - لَمْ (Lem / Mazi fiili olumsuz yapar):
Cümle: لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ (O, doğurmamıştır ve doğrulmamıştır.) - لَنْ (Len / Gelecek zamanı olumsuz yapar -asla/katiyen):
Cümle: لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ (Sana asla inanmayacağız.) - إِنْ (İn / Şart edatı -eğer):
Cümle: إِنْ كُنْتُمْ آمَنْتُمْ بِاللَّهِ (Eğer Allah'a iman ettiyseniz...) - مَا (Mâ / Olumsuzluk veya ne/şey anlamında):
Cümle: وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ (Biz ikinize inanacak değiliz.) - لَا (Lâ / Olumsuzluk edatı -değil / -me):
Cümle: لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ (Onlara korku yoktur.) - بَلْ (Bel / Aksine, bilakis):
Cümle: بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ (Bilakis onlar Rableri katında diridirler.) - لَكِنْ (Lâkin / Lakin, fakat):
Cümle: وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (Fakat onların çoğu bilmezler.) - أَمْ (Em / Yoksa, ya da):
Cümle: أَمْ عَلَى اللَّهِ تَفْتَرُونَ (Yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?) - هَلْ (Hel / Mi / Mı soru edatı):
Cümle: فَهَلْ يَنْتَظِرُونَ (Acaba bekliyorlar mı?) - أَنَّ (Enne / Ki, -dığını):
Cümle: أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ (Şüphesiz O'ndan başka ilah olmadığını...) - كَأَنَّ (Keenne / Sanki, güya):
Cümle: كَأَنَّهُمْ جُبُرَاتٌ (Sanki onlar...) - حَتَّى (Hattâ / -e kadar, -inciye dek):
Cümle: وَاصْبِرْ حَتَّى يَحْكُمَ اللَّهُ (Allah hüküm verinceye kadar sabret.) - إِذَا (İzâ / Şart veya zaman zarfı -eğer / -ince):
Cümle: فَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ (Onlara hak geldiği zaman...) - لَوْ (Lev / Keşke, seydi/saydı şart edatı):
Cümle: وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ (Eğer Rabbin dileseydi iman ederdi.)
Kuranla-Arapca-10. Yûnus Sûresi-1-109.ayetler
Derleyen: S.Muhammed El-Haşimi Musevi
Konu Özeti
Yûnus Sûresi, Mekke döneminde nazil olmuş ve adını Hz. Yûnus'un kavminden almıştır. Sûrede temel olarak ilahi vahyin hakikati, Allah'ın evrendeki mutlak egemenliği, yaratılış delilleri, insanın dünya hayatındaki aceleciliği ve imtihan süreçleri ele alınmaktadır. Hz. Nuh, Hz. Musa ve Hz. Yûnus gibi peygamberlerin kıssaları üzerinden ibretler sunulurken, iman edenlerin huzura ereceği, inkâr edenlerin ise akıbetlerinin hüsran olduğu vurgulanmaktadır. Kur'an-ı Kerim'in şüphe götürmez ilahi bir kitap olduğu ve insanlık için hidayet rehberi niteliği taşıdığı açık bir dille ifade edilir.
20 Önemli Arapça Kelime ve Örnek Cümleler
-
حَكِيمٌ (Hakîm): Hikmet sahibi, hüküm ve kuralları koyan.
Örnek: إِنَّ الْقُرْآنَ كِتَابٌ حَكِيمٌ (Şüphesiz Kur'an hikmet dolu bir kitaptır.) -
سِحْرٌ (Sihir): Büyü, göz boyama, olağanüstü etkileyici söz.
Örnek: هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (Bu apaçık bir sihirdir.) -
عَرْشٌ (Arş): Yüce makam, taht, hükümranlık merkezi.
Örnek: ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ (Sonra arş üzerine istiva etti / hükümranlık kurdu.) -
ظُلُمَاتٌ (Zulumât): Karanlıklar.
Örnek: يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ (Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.) -
نُورٌ (Nûr): Işık, aydınlık, hidayet vesilesi.
Örnek: وَجَعَلَ النُّورَ ظُلُمَاتٍ (Ve karanlıklarla nûru yarattı.) -
أَجَلٌ (Ecel): Belirlenmiş süre, vadesi gelen zaman.
Örnek: فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ (Açıkçası onların eceli geldiğinde.) -
مَعَادٌ (Meâd): Dönüş yeri, ahiret, varış noktası.
Örnek: إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا (Hepinizin dönüşü O'nadır.) -
بَشِيرٌ (Beşîr): Müjdeleyici.
Örnek: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا بَشِيرًا (Seni ancak bir müjdeleyici olarak gönderdik.) -
نَذِيرٌ (Nezîr): Uyarıcı, korkutucu.
Örnek: إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ (Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.) -
شِفَاءٌ (Şifâ): Derman, hastalıktan kurtulma, manevi şifa.
Örnek: وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ (Ve sinelerdeki (kalplerdeki hastalıklara) şifadır.) -
هُدًى (Hüda): Doğru yol, hidayet, kılavuzluk.
Örnek: وَهُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُؤْمِنِينَ (Ve müminler için bir hidayet ve rahmettir.) -
رَحْمَةٌ (Rahmet): Merhamet, şefkat, bolluk ve bağışlama.
Örnek: ذَلِكَ بِرَحْمَةِ اللَّهِ (Bu Allah'ın rahmetiyle olmuştur.) -
فَضْلٌ (Fadıl / Fazl): Lütuf, ihsan, üstünlük.
Örnek: فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُوا (İşte ancak bununla ferahlansınlar.) -
خَيْرٌ (Hayr): İyilik, hayırlı olan, daha üstün şey.
Örnek: هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ (O, onların topladıklarından daha hayırlıdır.) -
فُلْكٌ (Fulk): Gemi, gemiler.
Örnek: حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ (Nitekim gemilerde bulunduğunuzda...) -
رِيحٌ (Rîh): Rüzgar, yel.
Örnek: وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ (Ve hoş bir rüzgarla onları yüzdürdü.) -
مَوْجٌ (Mevc): Dalga.
Örnek: وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ (Onlara her yerden dalgalar geldi.) -
مُخْلِصٌ (Muhlis): İbadetinde ve inancında samimi olan, dini yalnız Allah'a haskılan.
Örnek: دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ (Dini yalnız O'na has kılarak Allah'a dua ettiler.) -
مَنْجَى (Mencâ): Kurtuluş yeri, kurtulma vesilesi.
Örnek: لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ (Elbette şükredenlerden oluruz.) -
بَغْيٌ (Bağy): Haksızlık, azgınlık, zulüm.
Örnek: إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ (Şüphesiz azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir.)
Yûnus Suresi (1-109) Paragraf Anlama, Dilbilgisi ve Kelime Testi



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.