☝📖İbrahimi ﷺ Muhammedi ﷺ Hanif İslam📖☝﷽𐰃𐰠𐰯☝📖المحمدية☝Muhammediyye📖☝𐰃𐰠𐰯༺الله أكبر ༻

Güncel Duyuru Eylül 2026

Nehvul Vazıh 2.Merhale Derslerimiz Çok Yakında Eylül itibariyle Başlayacak inşallah!Kur'anla Arapça Dilbilgisi derslerimiz ve 116 tane Arapça dilbilgisi konu testi sitemize eklendi..
Yukleniyor...

☝المحمدية☝الاامام سيد محمد هاشمي الموسوي 📖 ☝

☝https://www.muhammediyye.org/☝
📖-المحمدية-📖

Teoriye göre;İlluminati(hizbüşşeytan) yani uzaylı ve insan melezi ırklar,yarı vampir,yılan,ejderha vs melez soylardan oluşan topluluk,masonik, illuminatik firavun ve nemrud soylarının hipnoz,büyü,zihin kontrolü,algı yönetimi ile bireyler ve toplumları yönetmesi,hizbüşşeytan illumiatinin küresel illuminatik sistemi; siyaset,medya,sivil toplum,terör örgütleri,mafya,enerji,silah,ilaç,gıda tekeli alanlarda illuminati vardır!

Destek olmak isteyen kardeşlerimiz iletişim formundan bize yazınız Allah razı olsun.

Kuranla-Arapca-11. Hûd Sûresi

☝https://www.muhammediyye.org/☝
📖-المحمدية علي الكتاب و السنة الصحيحة-📖
Üye olmak isteyen kardeşlerimiz iletişim formundan bize yazınız Allah razı olsun.Kardeşlerimize Önemli :
اعوذ بالله من الشيطان الرجيم
 بسم الله الرحمان الرحيم
 الحمد لله رب العالمين و الصلاة و السلام علي امامنا محمد
 و آله و اهل بيته و صحبه و امته اجمعين
Euzü billahi mineşeydanirracimi ve min hizbihi..
Bismillahirrahmanirrahiym
Allahım cc Şeytandan ve onun hizbi tağutlardan
marid ve hannaslardan,cibt ve belamlardan sana sığınırız.Rahman ve rahiym olan Allahın cc adıyla.. 
Ahmedilik,kadıyanilik,bahailik,Vahhabilik,Şiilik,
illuminati,masonluk,yahudilik,nasırilik,nusayrilik,yezidilik,
sağcılık,solculuk,islamcılık,ateizm,deizm, budizm,hinduizm gibi  İbrahimi  ﷺ Muhammedi  ﷺ hanif İslama aykırı dini,felsefi ve ideolojik akımlardan imanımızı ve dinimizi koruyalım!     
İbrahimi  ﷺ Muhammedi  ﷺ hanif din islamdır!
İslam ise; peygamberler peygamberi cenabı Muhammed ﷺ  dinidir!..
Nemrut,Firavun,İsis,ra ve el gibi tağutlar(illuminati) ve onların günümüzdeki soylarının ve taraftarlarının dini(inanış,felsefe,ideolojilerinin) değil!
𐰃𐰠𐰯Kur'an ve sahih sünnetin izinde Muhammediyiz𐰃𐰠𐰯
📖☝ المحمدية علي الكتاب و السنة☝📖 Arapça Dersleri☝İslami Sohbetler☝İslami İlimler☝Manevi Rehberlik☝  instagram: https://www.instagram.com/muhammediyye
  • Ders1
  • Ders2
  • Konu Testi
  • Sureler
  • Arapça Dersler
  • ☝📖المحمدية📖☝

Kuranla-Arapca-11. Hûd Sûresi-1-69.ayetler

Konu Özeti: Bu bölümde Kur'an-ı Kerim'in hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah katından indirilmiş muhkem ayetlerden oluştuğu, yalnızca Allah'a ibadet edilmesi gerektiği, Hz. Nuh, Hz. Hûd ve Hz. Salih'in kavimlerine tebliğleri, bu peygamberlere karşı çıkan kavimlerin inkarları ve sonrasında başlarına gelen ilahi azaplar (helaklar) ile inananların kurtuluşu ele alınmaktadır. Hz. İbrahim'e melekler tarafından müjde verilmesi velut kavminin helakiyle ilgili uyarılar da bu bölüm içerisinde yer alır.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1. الر ۚ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ
Meali: Elif, Lâm, Râ. (Bu,) Âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından ayrıntılı olarak açıklanmış bir Kitap'tır.
2. أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ ۚ إِنَّني لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ
Meali: "Yalnızca Allah'a kulluk edin. Şüphesiz ben size O'ndan gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."
3. وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعاً حَسَناً إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ ۖ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ
Meali: "Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin ki, sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yararlandırsın ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım."
4. إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ ۖ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Meali: Dönüşünüz ancak Allah'adandır. O, her şeye gücü yetendir.
5. أَلَا إِنَّهُمْ تَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ ۚ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ۚ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Meali: Dikkat edin! Onlar O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. İyi bilin ki, elbiselerine büründükleri zaman bile neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını O bilir. Şüphesiz O, kalplerin özünü çok iyi bilendir.
6. وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا ۚ كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ
Meali: Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O, onların karar kıldıkları yeri de, emanet bırakıldıkları yeri de bilir. bunların hepsi apaçık bir Kitap'tadır.
7. وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً ۗ وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ
Meali: O, hanginizin ameli daha güzel olacak diye sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratan -ki o sırada arşı su üstünde idi- dâhidir. Andolsun ki, "Ölümden sonra elbette diriltileceksiniz" desen, inkâr edenler mutlaka, "Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir" derler.
8. وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ ۗ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفاً عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ
Meali: Eğer onlardan azabı belli bir süreye kadar ertelesek, kesinlikle, "Onu alıkoyan nedir?" derler. İyi bilin ki, o gün kendilerinden uzaklaştırılacak değildir ve alay etmekte oldukları şey onları kuşatacaktır.
9. وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السِّيِّئَاتُ عَنِّي ۚ إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ
Meali: Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra onu kendisinden çekip alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör biri olur çıkar.
10. إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ
Meali: Fakat sabredip salih ameller işleyenler başkadır. İşte onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.
11. فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ ۚ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ ۚ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ
Meali: (Ey Muhammed!) Sana vahyolunanların bir kısmını, "Ona (gökten) bir hazine indirilmeli veya beraberinde bir melek gelmeli değil miydi?" diyorlar diye terk edersin ve bu yüzden göğsün daralır mı? Sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.
12. أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ ۖ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنْ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
Meali: Yoksa, "Onu (Muhammed) uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Allah'tan başka gücünüzün yettiklerini de çağırarak onun gibi uydurulmuş on sûre getirin."
13. فَإِلَّامَ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ ۖ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
Meali: Eğer size cevap veremedilerse, bilin ki o, ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka ilah yoktur. Artık müslüman olacak mısınız?
14. مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ
Meali: Kim dünya hayatını ve onun süresini isterse, biz onlara amellerinin karşılığını orada tam olarak veririz ve orada onlar haksızlığa uğratılmazlar.
15. أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ ۖ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Meali: İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler de batıldır (geçersizdir).
16. أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَاماً وَرَحْمَةً ۚ أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ ۚ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ ۚ فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ ۚ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ
Meali: Rabbinden apaçık bir delil üzerinde olan, onu Rabbinden bir şahit izleyen ve kendisinden önce bir rehber ve rahmet olan Musa'nın kitabı doğrulayan kimse (inkârcı gibi mi)? İşte onlar ona iman ederler. Gruplardan kim onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir. Öyleyse ondan bir şüphe içinde olma. Şüphesiz o, Rabbinin katından gelen haktır, lakin insanların çoğu iman etmezler.
17. وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِباً ۚ أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ ۚ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ
Meali: Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? İşte bunlar Rablerine arz olunacaklar ve şahitler, "İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir" diyecekler. Bilin ki, Allah'ın laneti zalimler üzerinedir.
18. الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاً وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ
Meali: Onlar ki, Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğri büğrü göstermek isterler. Hem de onlar ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir.
19. أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ۘ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ ۚ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ
Meali: Onlar yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değillerdir; onların Allah'tan başka yardımcıları da yoktur. Onlara azap kat kat verilecektir. Çünkü onlar işitmeye tahammül edemiyorlardı ve görmüyorlardı da.
20. أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Meali: İşte bunlar kendilerini hüsrana uğratan ve uydurup durdukları şeylerin kendilerinden kaybolup gittiği kimselerdir.
21. لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ
Meali: Şüphe yok ki onlar ahirette en çok hüsrana uğrayacak olanlardır.
22. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ ۖ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Meali: İnanıp salih ameller işleyen ve Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet efradıdırlar; onlar orada ebedî kalacaklardır.
23. مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ ۚ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاً ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Meali: Bu iki zümrenin hali, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunların halleri hiç eşit olabilir mi? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?
24. وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحاً إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ
Meali: Andolsun ki Nuh'u kavmine gönderdik: "Gerçekten ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım" (dedi).
25. أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ ۖ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ
Meali: "Yalnızca Allah'a kulluk edin. Doğrusu ben üzerinize gelecek acı bir günün azabından korkuyorum."
26. فَقَالَ الْمَلَؤُا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَراً مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَاكَ لَنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ
Meali: Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: "Biz seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz; ilk bakışta sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine sizin yalancı olduğunuzu sanıyoruz."
27. قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ
Meali: (Nuh) dedi ki: "Ey kavmim! Söyleyin bakalım, eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de o sizin gözünüzden gizlenmişse, istemediğiniz halde biz onu size zorla kabul mü ettireceğiz?"
28. وَيَا قَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِمْ مَالاً ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ ۚ وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا ۚ إِنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّي أَرَاكُمُ قَوْماً تَجْهَلُونَ
Meali: "Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden mal istemiyorum. Benim ecrim ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Lakin ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum."
29. وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Meali: "Ey kavmim! Eğer onları kovarsam, Allah'a karşı bana kim yardım eder? Hiç düşünmüyor musunuz?"
30. وَلَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلَا أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللَّهُ خَيْراً ۖ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنْفُسِهِمْ ۖ إِنِّي إِذاً لَمِنَ الظَّالِمِينَ
Meali: "Ben size, 'Allah'ın hazineleri yanımdadır' demiyorum; gaybı da bilmem. 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Gözlerinizin küçümsediği kimseler için, 'Allah onlara asla bir hayır vermez' de demiyorum. Onların içindekilerini Allah daha iyi bilir. Şayet öyle deseydim, elbette zalimlerden olurdum."
31. قَالُوا يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
Meali: Dediler ki: "Ey Nuh! Bizimle gerçekten çok tartıştın ve tartışmada aşırı gittin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı başımıza getir."
32. قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ إِنْ شَاءَ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ
Meali: (Nuh) dedi ki: "Onu size, dilerse ancak Allah getirir; siz O'nu aciz bırakamazsınız."
33. وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كَانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ ۚ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Meali: "Eğer Allah sizi saptırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz."
34. أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ ۖ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ
Meali: Yoksa, "Onu uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer onu ben uydurmuşsam, suçum banadır; ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım."
35. وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ إِلَّا مَنْ قَدْ آمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ
Meali: Nuh'a vahyolundu ki: "Kavminden iman etmiş olanlardan başka hiç kimse asla inanmayacak. Öyleyse onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme."
36. وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا ۚ إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ
Meali: "Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap; zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme, çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır."
37. وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ ۚ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّ نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ
Meali: (Nuh) gemiyi yapıyordu. Kavminden ileri gelenler her ne zaman yanından geçseler, onunla alay ediyorlardı. O dedi ki: "Eğer bizimle alay ediyorsanız, biz de tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz."
38. فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ
Meali: "Kime rüsvay edici bir azabın geleceğini ve sürekli bir azabın kimin üzerine ineceğini ileride bileceksiniz."
39. حَتَّى إِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ ۚ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلَّا قَلِيلٌ
Meali: Nihayet emrimiz gelip tandır kaynayınca (sular fışkırınca), Nuh'a dedik ki: "Her bir cinsten dişi ve erkek ikişer eşi, aleyhine hüküm verilmiş olanların dışındaki aileni ve iman edenleri gemiye yükle." Zaten onunla birlikte iman edenler çok az idi.
40. وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللَّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا ۚ إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
Meali: (Nuh) dedi ki: "Binin oraya! Onun yüzmesi de durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir."
41. وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ
Meali: Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları yürütüyordu. Nuh, ayrı bir yerde bulunan oğluna seslendi: "Yavrucuğum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!"
42. قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ ۚ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ ۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ
Meali: (Oğlu) dedi ki: "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım." (Nuh) dedi ki: "Bugün Allah'ın emrinden (azabından) rahmet ettiği kimselerden başka korunan yoktur." Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.
43. وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ ۚ وَقِيلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
Meali: Ve denildi ki: "Ey yer, suyunu yut! Ey gök, suyunu tut!" Su çekildi, iş bitirildi; gemi Cudi üzerine oturdu. Ve denildi ki: "Zalimler topluluğu Allah'ın rahmetinden uzak olsun!"
44. وَنَادَى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ
Meali: Nuh Rabbine seslenip dedi ki: "Rabbim! Şüphesiz oğlum benim ailemdendir. Senin vaadin de elbette haktır ve sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin."
45. قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ ۖ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ ۖ فَلَا تَسْأَلْنِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۖ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ
Meali: (Allah) buyurdu ki: "Ey Nuh! Kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, kötü bir iş işlemiştir. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim."
46. قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ ۖ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ
Meali: (Nuh) dedi ki: "Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum."
47. قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ ۚ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسَّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ
Meali: Denildi ki: "Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte bulunanlardan ümmetlere bizden bir selâm ve bereketlerle in. Gelecekte yararlandıracağımız, sonra da kendilerine bizim tarafımızdan elem verici bir azabın dokunacağı ümmetler de olacaktır."
48. تِلْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ ۖ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَا أَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هَذَا ۖ فَاصْبِرْ ۖ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ
Meali: İşte bunlar gayb haberlerindendir; onları sana vahyediyoruz. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. Öyleyse sabret; çünkü akıbet takva sahiplerinindir.
49. وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُوداً ۚ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهِ غَيْرُهُ ۖ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا مُفْتَرُونَ
Meali: Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Siz ancak yalan uyduranlarsınız."
50. يَا قَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي ۚ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Meali: "Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"
51. وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَاراً وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِمِينَ
Meali: "Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Günahkârlar olarak yüz çevirmeyين."
52. قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ
Meali: Dediler ki: "Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmiş değilsin; biz senin sözünle ilahlarımızı terk edecek değiliz ve biz sana iman edenler de değiliz."
53. إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ ۗ قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللَّهَ وَاشْهَدُوا أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ
Meali: "Biz ancak, 'ilahlarımızdan biri seni kötü bir çarpmaya uğratmış' deriz." (Hûd) dedi ki: "Şüphesiz ben Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım."
54. مِنْ دُونِهِ ۖ فَكِيدُونِي جَمِيعاً ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ
Meali: "O'ndan başka (her şeyden). Haydi hep birlikte bana tuzak kurun, sonra da bana göz açtırmayın."
55. إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْ ۚ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ۚ إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
Meali: "Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a dayanıp güvendim. Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yoldadır."
56. فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَيْكُمْ ۚ وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّي قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً ۚ إِنَّ رَبِّي عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ
Meali: "Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki ben, kendisiyle gönderildiğim şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir kavmi getirir de O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Şüphesiz Rabbim her şeyi koruyandır."
57. وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُوداً وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ
Meali: Emrimiz gelince, Hûd'u ve onunla birlikte iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve onları ağır bir azaptan kurtardık.
58. وَتِلْكَ عَادٌ ۖ جَحَدُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُوا أَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ
Meali: İşte Âd (kavmi)! Rablerinin âyetlerini inkar ettiler, peygamberlerine asi geldiler ve her inatçı zorbanın emrine uydular.
59. وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ ۗ أَلَا إِنَّ عَاداً كَفَرُوا رَبَّهُمْ ۗ أَلَا بُعْداً لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ
Meali: Bu dünyada da kıyamet gününde de lanete tabi tutuldular. Biliniz ki Âd (kavmi) Rablerini inkar ettiler. Biliniz ki Hûd'un kavmi Âd, (rahmetten) uzaklaştırıldı.
60. وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحاً ۚ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهِ غَيْرُهُ هُوَ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ ۚ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُجِيبٌ
Meali: Semûd (kavmine) de kardeşleri Salih'i gönderdi. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yeryüzünden yarattı ve orada sizi ömür sürenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır, dualara cevap verendir."
61. قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوّاً قَبْلَ هَذَا ۖ أَتَنْهَانَا أَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا وَإِنَّنَا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ
Meali: Dediler ki: "Ey Salih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi babalarımızın taptığı şeylere tapmamızı bize yasaklıyor musun? Doğrusu biz, bizi davet ettiğin şeyden derin bir kuşku ve şüphe içindeyiz."
62. قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ ۖ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيْرَ تَخْسِيرٍ
Meali: (Salih) dedi ki: "Ey kavmim! Söyleyin bakalım, eğer ben Rabbimden açık bir delil üzerinde isem ve o bana katından bir rahmet vermişse, ya ona asi olursam Allah'a karşı bana kim yardım eder? Demek ki siz benim ziyanımı artırmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz."
63. وَيَا قَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ
Meali: "Ey kavmim! İşte şu, Allah'ın dişi devesi size bir mucizedir. Bırakın onu, Allah'ın arzında otlasın; ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar."
64. فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ ۖ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ
Meali: Fakat onu kestiler. Bunun üzerine (Salih) dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın! Bu, yalanlanmayacak bir tehdittir."
65. فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحاً وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَمِنْ خِزْيِ يَوْمِئذٍ ۗ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ
Meali: Emrimiz gelince, Salih'i ve onunla birlikte iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle ve o günün rezilliğinden kurtardık. Şüphesiz senin Rabbin mutlak güç sahibidir, hükümranlığı galip olandır.
66. وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ
Meali: Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı da yurtlarında diz üstü çökmüş olarak kaldılar.
67. كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا ۗ أَلَا إِنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبَّهُمْ ۗ أَلَا بُعْداً لِثَمُودَ
Meali: Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlardı. Biliniz ki Semûd (kavmi) Rablerini inkar ettiler. Biliniz ki Semûd (rahmetten) uzaklaştırıldı.
68. وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا سَلَاماً ۖ قَالَ سَلَامٌ ۖ فَمَا لَبِثَ أَنْ جَاءَ بِعِجْلٍ حَنِيذٍ
Meali: Elçilerimiz İbrâhim'e müjdeyi getirip selâm vermişlerdi. O da “selâm” dedi, çok geçmeden (konuklarına) kızartılmış bir buzağı getirdi.
69. فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً ۚ قَالُوا لَا تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ
Meali: (İbrahim) onların ellerinin yemeğe uzanmadığını görünce, durumlarını yadırgadı ve içinden onlara karşı bir korku duydu. Onlar, "Korkma, biz lût kavmine gönderildik" dediler.

Kelime ve Dilbilgisi Örnekleri

1. Arapça İsim Örnekleri (25 Adet)

  • الْكِتَابُ (Kitap):
    Anlamı: Yazılı metin, kitap.
    Cümle: كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ (Âyetleri sağlamlaştırılmış bir Kitap'tır.)
  • حَكِيم (Hakîm):
    Anlamı: Hikmet sahibi, hakim.
    Cümle: مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (Hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından.)
  • خَبِير (Habîr):
    Anlamı: Her şeyden haberdar olan.
    Cümle: وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (Allah yaptıklarınızdan haberdardır.)
  • نَذِير (Nezîr):
    Anlamı: Uyarıcı, korkutucu peygamber.
    Cümle: إِنَّني لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ (Şüphesiz ben size O'ndan [gelen] bir uyarıcıyım.)
  • بَشِير (Beşîr):
    Anlamı: Müjdeleyici.
    Cümle: وَبَشِيرٌ لِلْمُؤْمِنِينَ (Müminler için müjdeleyicidir.)
  • رَبّ (Rabb):
    Anlamı: Terbiye eden, sahip, ilah.
    Cümle: اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ (Rabbinizden bağışlanma dileyin.)
  • أَجَل (Ecel):
    Anlamı: Belirlenmiş süre, vade.
    Cümle: إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى (Belirlenmiş bir süreye kadar.)
  • فَضْل (Fadl):
    Anlamı: Lütuf, fazilet, ihsan.
    Cümle: وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ (Her fazilet sahibine faziletinin karşılığını verir.)
  • يَوْم (Yevm):
    Anlamı: Gün, zaman parçası.
    Cümle: عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (Büyük bir günün azabı.)
  • عَذَاب (Azâb):
    Anlamı: Sıkıntı, işkence, azap.
    Cümle: إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ (Üzerinize azap gelmesinden korkarım.)
  • أَرْض (Ard):
    Anlamı: Yer, yeryüzü, toprak.
    Cümle: وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ (Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur.)
  • رِزْق (Rızk):
    Anlamı: Geçimlik, rızık, nimet.
    Cümle: عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Rızkı Allah'a aittir.)
  • عَرْش (Arş):
    Anlamı: Taht, yüce makam.
    Cümle: وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ (Arşı su üstünde idi.)
  • مَاء (Mâ):
    Anlamı: Su.
    Cümle: أَبْلَعِي مَاءَكِ (Ey yer, suyunu yut!)
  • سِحْر (Sihr):
    Anlamı: Büyü, göz bağcılık.
    Cümle: إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.)
  • سَيِّئَة (Seyyie):
    Anlamı: Kötülük, günah, fenalık.
    Cümle: ذَهَبَ السِّيِّئَاتُ عَنِّي (Kötülükler benden gitti.)
  • كَنْز (Kenz):
    Anlamı: Hazine, gömü.
    Cümle: أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ (Ona bir hazine indirilmeli değil miydi?)
  • مَلَك (Melek):
    Anlamı: Melek varlık.
    Cümle: أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ (Veya beraberinde bir melek gelmeliydi.)
  • نَار (Nâr):
    Anlamı: Ateş, cehennem ateşi.
    Cümle: إِلَّا النَّارُ (Ateşten başka [bir şey yoktur].)
  • قَوْم (Kavm):
    Anlamı: Topluluk, millet, kavim.
    Cümle: أَرْسَلْنَا نُوحاً إِلَى قَوْمِهِ (Nuh'u kavmine gönderdik.)
  • مَال (Mâl):
    Anlamı: Servet, mal, mülk.
    Cümle: لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِمْ مَالاً (Buna karşılık sizden mal istemiyorum.)
  • غَيْب (Gayb):
    Anlamı: Duyularla algılanamayan gizli alem.
    Cümle: وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ (Gaybı da bilmem.)
  • فُلْك (Fulk):
    Anlamı: Gemi, deniz taşıtı.
    Cümle: وَاصْنَعِ الْفُلْكَ (Gemiyi inşa et.)
  • جَبَل (Cebel):
    Anlamı: Dağ.
    Cümle: سَآوِي إِلَى جَبَلٍ (Bir dağa sığınacağım.)
  • نَاقَة (Nâka):
    Anlamı: Dişi deve.
    Cümle: هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ (İşte bu Allah'ın dişi devesidir.)

2. Arapça Fiil Örnekleri (25 Adet)

  • أُحْكِمَتْ (Sağlamlaştırıldı):
    Anlamı: Sağlam esaslara bağlandı.
    Cümle: أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ (Âyetleri sağlamlaştırılmıştır.)
  • فُصِّلَتْ (Açıklandı):
    Anlamı: Detaylıca açıklandı.
    Cümle: ثُمَّ فُصِّلَتْ (Sonra ayrıntılı açıklanmıştır.)
  • تَعْبُدُوا (Kulluk edersiniz/etmeyin):
    Anlamı: İbadet etmek.
    Cümle: أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ (Yalnızca Allah'a kulluk etmeyesiniz diye.)
  • اسْتَغْفِرُوا (Bağışlanma dileyin):
    Anlamı: Af istemek.
    Cümle: وَانِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ (Rabbinizden bağışlanma dileyin.)
  • تُوبُوا (Tövbe edin):
    Anlamı: Günahlardan dönmek, pişman olmak.
    Cümle: ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ (Sonra O'na tövbe edin.)
  • يُمَتِّعْكُمْ (Yararlandırır):
    Anlamı: Faydalandırmak.
    Cümle: يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعاً حَسَناً (Sizi güzel bir şekilde yararlandırsın.)
  • خَلَقَ (Yarattı):
    Anlamı: Yoktan var etmek.
    Cümle: خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ (Gökleri ve yeri yarattı.)
  • يَسْتَهْزِئُونَ (Alay ediyorlar):
    Anlamı: Eğlenceye almak, alay etmek.
    Cümle: مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (Alay etmekte oldukları şey.)
  • صَبَرُوا (Sabrettiler):
    Anlamı: Dayanmak, direnmek.
    Cümle: إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا (Sabredenler hariç.)
  • أُنْزِلَ (İndirildi):
    Anlamı: Nazil olmak, indirilmek.
    Cümle: أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ (Ancak Allah'ın ilmiyle indirildiği.)
  • يَقُولُونَ (Diyorlar):
    Anlamı: Söylemek, demek.
    Cümle: أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ (Yoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar?)
  • أَرْسَلْنَا (Gönderdik):
    Anlamı: Elçi veya görevli yollamak.
    Cümle: وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحاً (Andolsun ki Nuh'u gönderdik.)
  • يَأْتِي (Gelir):
    Anlamı: Gelmek, varmak.
    Cümle: يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ (Onu size ancak Allah getirir.)
  • صَنَعُوا (Yaptılar):
    Anlamı: İşlemek, imal etmek, yapmak.
    Cümle: وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا (Yaptıkları şeyler boşa gitti.)
  • يَكْفُرْ (İnkâr eder):
    Anlamı: Tanmamak, nankörlük etmek.
    Cümle: وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ (Kim onu inkâr ederse.)
  • ظَلَمُوا (Zulmettiler):
    Anlamı: Haksızlık etmek, zulüm yapmak.
    Cümle: في الَّذِينَ ظَلَمُوا (Zulmedenler hakkında.)
  • أَخَذَ (Yakaladı / Aldı):
    Anlamı: Ele geçirmek, yakalamak.
    Cümle: وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ (Zulmedenleri o ses yakaladı.)
  • جَاءَ (Geldi):
    Anlamı: Varmak, gelip çatmak.
    Cümle: وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا (Emrimiz geldiğinde.)
  • عَصَوْا (Asi oldular):
    Anlamı: Karşı gelmek, isyan etmek.
    Cümle: وَعَصَوْا رُسُلَهُ (Peygamberlerine asi oldular.)
  • كَفَرُوا (İnkâr ettiler):
    Anlamı: Hakikati örtmek.
    Cümle: أَنَّ عَاداً كَفَرُوا رَبَّهُمْ (Âd kavmi Rablerini inkar etti.)
  • اسْتَعْمَرَ (İmar etti / ömür süren kıldı):
    Anlamı: Yerleştirmek, imar kılmak.
    Cümle: وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا (Orada sizi ömür sürenler kıldı.)
  • تَدْعُونَا (Davet ediyorsun):
    Anlamı: Çağırmak, davet etmek.
    Cümle: مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ (Bizi davet ettiğin şeyden.)
  • يَنْصُرُ (Yardım eder):
    Anlamı: Korumak, yardım etmek.
    Cümle: مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ (Allah'a karşı bana kim yardım eder?)
  • عَقَرُوا (Kestiler):
    Anlamı: Boğazlamak, itlaf etmek.
    Cümle: فَعَقَرُوهَا (Onu [deveyi] kestiler.)
  • اهْبِطْ (İn):
    Anlamı: Aşağı inmek.
    Cümle: اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا (Bizden bir selamla in.)

3. Arapça Edat Örnekleri (Harfi Cerler Hariç - 15 Adet)

  • لَا (Lâ - Olumsuzluk/Nehy edatı):
    Anlamı: Asla, -me / -ma.
    Cümle: لَا رَيْبَ فِيهِ (Onda şüphe yoktur.)
  • إِنَّ (İnne - Tekid edatı):
    Anlamı: Şüphesiz, muhakkak.
    Cümle: إِنَّني لَكُمْ نَذِيرٌ (Şüphesiz ben size bir uyarıcıyım.)
  • أَنْ (En - Mastar edatı):
    Anlamı: -mek, -mak (fiili mastarlaştırır).
    Cümle: أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ (Allah'tan başkasına kulluk etmemenizi [emretti].)
  • هَلْ (Hel - Soru edatı):
    Anlamı: Mi / Mı?
    Cümle: فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (Artık Müslüman olacak mısınız?)
  • مَا (Mâ - Olumsuzluk edatı / Nâfiye):
    Anlamı: Değil, -mez / -maz.
    Cümle: وَمَا أَنَا بِطَارِدِ (Ben kovacak değilim.)
  • بَلْ (Bel - İtiraz/İstidrak edatı):
    Anlamı: Bilakis, aksine.
    Cümle: بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ (Aksine sizin yalancı olduğunuzu sanıyoruz.)
  • قَدْ (Kad - Tahkik edatı):
    Anlamı: Kesinlikle, -eli / -miş.
    Cümle: قَدْ جَادَلْتَنَا (Gerçekten bizimle çok tartıştın.)
  • سَوْفَ (Sevfe - İstikbal edatı):
    Anlamı: Yakında, gelecekte ( ecek / acak).
    Cümle: فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (Yakında bileceksiniz.)
  • أَمْ (Em - Atıf/Soru edatı):
    Anlamı: Yoksa?
    Cümle: أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ (Yoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar?)
  • لَوْلَا (Levlâ - Teşvik / Olumsuzluk şart edatı):
    Anlamı: ... olsaydı / ... değil miydi?
    Cümle: لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ (Ona bir hazine indirilmeli değil miydi?)
  • إِذَا (İzâ - Zaman zarfı / Şart edatı):
    Anlamı: ...diği zaman, eğer.
    Cümle: فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا (Emrimiz gelip çattığı vakit...)
  • وَ (Vâv - Atıf harfi / Bağlaç):
    Anlamı: Ve.
    Cümle: السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ (Gökler ve yer.)
  • فَـ (Fâ - Atıf / Sebep edatı):
    Anlamı: Böylece, o yüzden, hemen.
    Cümle: فَعَقَرُوهَا (Bunun üzerine onu kestiler.)
  • ثُمَّ (Summe - Terahî edatı):
    Anlamı: Sonra, ardından.
    Cümle: ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ (Sonra O'na tövbe edin.)
  • إِنْ (İn - Şart edatı):
    Anlamı: Eğer.
    Cümle: إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (Eğer doğru söyleyenler iseniz.)

Hûd Sûresi 70-123. Ayetler (Okuma Parçası)

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
70. فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ
Meal: Yemeğe el uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve içine onlardan bir korku düştü. "Korkma!" dediler, "Biz Lut kavmine gönderildik."
71. وَامْرَأَتُهُ قَائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَرْنَاهَا بِإِسْحَاقَ وَمِنْ وَرَاءِ إِسْحَاقَ يَعْقُوبَ
Meal: Ayakta durmakta olan karısı gülmüştü; bunun üzerine ona İshak'ı, İshak'ın ardından da Yakub'u müjdeledik.
72. قَالَتْ يَا وَيْلَتَى أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ وَهَذَا بَعْلِي شَيْخًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ
Meal: (Sare) dedi ki: "Vah bana! Ben bir ihtiyar kadınım, bu kocamsa bir ihtiyar. Doğrusu bu çok şaşırtıcı bir şey!"
73. قَالُوا أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ رَحْمَتُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ إِنَّهُ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
Meal: Dediler ki: "Allah'ın emrine mi şaşırıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir ey ev halkı! Şüphesiz O, övülmeye layıkandır, şan ve şeref sahibidir."
74. فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَى يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ
Meal: İbrahim'in korkusu geçip gidince ve kendisine müjde gelince, Lut kavmi hakkında bizimle (elçilerimizle) tartışıverdi.
75. إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ
Meal: Çünkü İbrahim gerçekten yumuşak huylu, çok içli ve Allah'a yönelen bir kimse idi.
76. يَا إِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا إِنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ
Meal: "Ey İbrahim! Bundan vazgeç, çünkü Rabbinin emri kesin olarak gelmiştir. Kesinlikle onlara geri çevrilemeyecek bir azap gelecektir."
77. وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هَذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ
Meal: Elçilerimiz Lut'a gelince, onların yüzünden fenalaştı, göğsü daraldı ve "Bu çok çetin bir gündür" dedi.
78. وَجَاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ إِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ قَالَ يَا قَوْمِ هَؤُلَاءِ بَنَاتِي هُنَّ أَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ فِي ضَيْفِي أَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَشِيدٌ
Meal: Kavmi (Lut'un evine) koşa koşa geldiler. Zaten önceden de kötülükler yapıyorlardı. (Lut) dedi ki: "Ey kavmim! İşte kızlarım, onlar sizin için daha temizdir. Allah'tan korkun, misafirlerim hususunda beni rezil etmeyin! İçinizde hiç akıllı ve doğru yolu bulan bir adam yok mu?"
79. قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ
Meal: Dediler ki: "Sen de bilirsin ki bizim senin kızlarında hiçbir hakkımız (ilgi duyduğumuz taraf) yoktur. Sen bizim ne istediğimizi pek iyi biliyorsun."
80. قَالَ لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ
Meal: (Lut) dedi ki: "Keşke size karşı koyacak gücüm olsaydı veya sığınabileceğim çok güçlü bir desteğim (aşiretim) bulunsaydı!"
81. قَالُوا يَا لُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ اللَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ إِلَّا امْرَأَتَكَ إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ
Meal: Dediler ki: "Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar kesinlikle sana ulaşamayacaklar. Gecenin bir kısmında ailenle birlikte yola çık, hiçinizin gözü arkaya dönmesin; yalnız karın müstesna. Çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onların helak zamanı sabahtır. Sabah yakın değil midir?"
82. فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ
Meal: Emrimiz gelince o ülkenin altını üstüne getirdik ve üzerlerine ardı arkası kesilmeyen balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
83. مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ
Meal: Bu taşlar Rabbin katında işaretlenmiş/damgalanmıştır. Ve bu azap zalimlerden uzak değildir.
84. وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ
Meal: Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyorum, fakat yine de üzerinize kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum."
85. وَيَا قَوْمِ أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ
Meal: "Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık etmeyin."
86. بَقِيَّتُ اللَّهِ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ
Meal: "Eğer mümin iseniz, Allah'ın helalinden bıraktığı kâr (veya helal kazanç) sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinize bekçi değilim."
87. قَالُوا يَا شُعَيْبُ أَصَلَاتُكَ تَأْمُرُكَ أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ إِنَّكَ لَأَنْتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ
Meal: Dediler ki: "Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeyleri terk etmemizi veya mallarımız dilediğimiz gibi tasarruf etmemizi sana namazın mı emrediyor? Hbâlbuki sen gerçekten yumuşak huylu ve akıllısın!" (alay ederek söylediler)
88. قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ
Meal: Dedi ki: "Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen açık bir delile dayanıyorsam ve O bana katından güzel bir rızık vermişse? Ben size yasakladığım şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Gücüm yettiğince ancak ıslah etmek istiyorum. Başarırmam ancak Allah'ın yardımı iledir. O'na tevekkül ettim ve yalnız O'na yönelirim."
89. وَيَا قَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِي أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ
Meal: "Ey kavmim! Bana olan düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hud kavminin yahut Salih kavminin başına gelenlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesine sebep olmasın! Lut kavmi de sizden uzak değildir."
90. وَاسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ
Meal: "Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim çok merhametlidir, çok sevedicidir."
91. قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ
Meal: Dediler ki: "Ey Şuayb! Söylediklerinin birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda zayıf biri olarak görüyoruz. Eğer ailene (aşiretine) saygımız olmasaydı, seni kesinlikle taşlayarak öldürürdük. Senin bize karşı bir üstünlüğün yoktur."
92. قَالَ يَا قَوْمِ أَرَهْطِي أَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَاءَكُمْ ظِهْرِيِّا إِنَّ رَبِّي بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
Meal: Dedi ki: "Ey kavmim! Benim aşiretim sizin için Allah'tan daha mı değerli ve üstündür ki O'nu (Allah'ın emirlerini) sırtınızın arkasına attınız? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı kuşatmıştır."
93. وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌ وَارْتَقِبُوا إِنِّي مَعَكُمْ رَقِيبٌ
Meal: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın, ben de yapmaktayım! Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz. Gözetleyin, şüphesiz ben de sizinle beraber gözetstirmekteyim."
94. وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ
Meal: Emrimiz gelince, Şuayb'ı ve beraberindeki müminleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise o korkunç ses (sayha) yakaladı da yurtlarında diz üstü çökmüş olarak kaldılar.
95. كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا أَلَا بُعْدًا لِمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ
Meal: Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlardı. Biliniz ki, Semud halkı nasıl rahmetten uzakta kaldıysa, Medyen de öylece uzaklaştı.
96. وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ
Meal: Andolsun ki Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.
97. إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاتَّبَعُوا أَمْرَ فِرْعَوْنَ وَمَا أَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَشِيدٍ
Meal: Firavun'a ve onun ileri gelenlerine. Fakat onlar Firavun'un emrine uydular. Oysa Firavun'un emri doğru ve akılcı değildi.
98. يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ
Meal: O, kıyamet gününde kavminin önüne düşer ve onları ateşe götürür. Varılacak o yer ne kötü bir yerdir!
99. وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ
Meal: Onlar hem bu dünyada bir lanetle takip edildiler, hem de kıyamet gününde. Onlara verilen o destek ne kötü destektir!
100. ذَلِكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْقُرَى نَقُصُّهَا عَلَيْكَ مِنْهَا قَائِمٌ وَحَصِيدٌ
Meal: İşte bunlar memleketlerin haberlerindendir; onları sana anlatıyoruz. Bunlardan (hala) ayakta duranlar da var, biçilip gidenler de.
101. وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ آلِهَتُهُمُ الَّتِي يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ لَمَّا جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ
Meal: Biz onlara zulmetmediler, lakin onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilahları onlara hiçbir fayda sağlamadı, ancak helaklerini artırdı.
102. وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهي ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ
Meal: İşte Rabbinin, memleketleri zulmederken yakalayışcısı böyledir. Şüphesiz O'nun yakalaması çok acıklı, çok çetindir.
103. إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِمَنْ خَافَ عَذَابَ الْآخِرَةِ ذَلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌ لَهُ النَّاسُ وَذَلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ
Meal: Şüphesiz bunda ahiret azabından korkanlar için elbette bir ibret vardır. O gün, insanların bir araya getirileceği bir gündür ve o, herkesin şahit olacağı bir gündür.
104. وَمَا نُؤَخِّرُهُ إِلَّا لِأَجَلٍ مَعْدُودٍ
Meal: Biz onu sadece belirlenmiş bir süreye kadar erteliyoruz.
105. يَوْمَ يَأْتِ لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلَّا بِإِذْنِهِ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَعِيدٌ
Meal: O gün geldiğinde, O'nun izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi mutsuz, kimi de mutludur.
106. فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ
Meal: Mutsuz olanlar ateştedirler; orada onlar için feryat edip inleme ve hıçkırma vardır.
107. خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ
Meal: Gökler ve yer durdukça onlar orada ebedî kalacaklardır; meğer ki Rabbinin dilediği başka olsun. Şüphesiz Rabbin dilediğini hakkıyla yapandır.
108. وَأَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ عَطَاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ
Meal: Mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça içinde ebedî kalmak üzere cennettedirler; meğer ki Rabbinin dilediği başka olsun. Bu, arkası kesilmeyen bir lütuftur.
109. فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هَؤُلَاءِ مَا يَعْبُدُونَ إِلَّا كَمَا يَعْبُدُ آبَاؤُهُمْ مِنْ قَبْلُ وَإِنَّ لَمُوَفُّوهُمْ نَصِيبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ
Meal: Artık onların taptığı şeyler konusunda şüphede olma. Onlar sadece daha önce atalarının taptığı gibi tapmaktadırlar. Şüphesiz biz onlara nasplerini eksiltmeden tastamam ödeyeceğiz.
110. وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ
Meal: Andolsun ki Musa'ya Kitap'ı verdik de onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Şüphesiz onlar ondan yana kuşku veren derin bir şüphe içindedirler.
111. وَإِنَّ كُلَّ لَمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ أَعْمَالَهُمْ إِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَبِيرٌ
Meal: Şüphesiz Rabbin, onların her birine amellerinin karşılığını tastamam verecektir. Çünkü O, yaptıklarından hakkıyla haberdardır.
112. فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْا إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
Meal: Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de öyle. Sakın azgınlık etmeyin, çünkü O yaptıklarınızı çok iyi görmektedir.
113. وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ
Meal: Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş sizi de yakar. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur, sonra yardım da göremezsiniz.
114. وَأَقِمِ الصَّلَاةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ الَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ
Meal: Gündüzün iki ucunda ve gecenin ilk saatlerinde namaz kıl. Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.
115. وَاصْبِرْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ
Meal: Sabret; çünkü Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.
116. فَلَوْلَا كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِنْ قَبْلِكُمْ أُولُو بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الْأَرْضِ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا أَنْجَيْنَا مِنْهُمْ وَاتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَا أُتْرِفُوا فِيهِ وَكَانُوا مُجْرِمِينَ
Meal: Sizden önceki nesillerden, yeryüzünde fesadı önlemeye çalışacak fazilet sahibi kimseler olmalı değil miydi? İçlerinden kurtardığımız pek az kimse müstesna. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düştüler ve suçlu kimseler oldular.
117. وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرَى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ
Meal: Rabbin, halkı ıslah edici (iyi kimseler) iken memleketleri haksız yere helak edecek değildir.
118. وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ
Meal: Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Lakin onlar ihtilaf etmeye devam etmektedirler.
119. إِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَ وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ
Meal: Rabbinin merhamet ettikleri müstesna. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin şu sözü tamamen gerçekleşmiştir: "Andolsun ki cehennemi hem cinlerden hem insanlardan tamamen dolduracağım."
120. وَكُلًّا نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤَادَكَ وَجَاءَكَ فِي هَذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ
Meal: Peygamberlerin haberlerinden kalbini tatmin edeceğimiz (pekiştireceğimiz) her şeyi sana anlatıyoruz. Bunlarda sana hak, müminlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.
121. وَقُلْ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنَّا عَامِلُونَ
Meal: İnanmayanlara de ki: "Elinizden geleni yapın, biz de yapmaktayız."
122. وَانْتَظِرُوا إِنَّا مُنْتَظِرُونَ
Meal: "Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz."
123. وَلِلَّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Meal: Göklerin ve yerin gaybı yalnız Allah'a aittir. Bütün işler O'na döndürülür. Öyle ise O'na kulluk et ve O'na tevekkül et. Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.

Kelime ve Dilbilgisi Örnekleri

1. Arapça İsim Örnekleri (25 Adet)

  • ضَيْف (Dayf / Misafir):
    Anlamı: Konuk, misafir.
    Cümle: وَلَا تُخْزُونِ فِي ضَيْفِي (Misafirlerim hususunda beni rezil etmeyin.)
  • قَوْم (Kavm / Topluluk):
    Anlamı: Topluluk, millet, kavim.
    Cümle: إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ (Biz Lut kavmine gönderildik.)
  • عَبْد (Abd / Kul):
    Anlamı: Kul, köle.
    Cümle: الْعَبْدُ يَشْكُرُ رَبَّهُ (Kul Rabbine şükder.)
  • رَبّ (Rabb / Rab):
    Anlamı: Terbiye eden, sahip, Yaratıcı.
    Cümle: قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ (Rabbinin emri geldi.)
  • سَمَاء (Semâ / Gök):
    Anlamı: Gökyüzü, sema.
    Cümle: وَلِلَّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir.)
  • أَرْض (Ard / Yer):
    Anlamı: Yeryüzü, toprak.
    Cümle: وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ (Yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık etmeyin.)
  • أَمْر (Amr / İş, Emir):
    Anlamı: Buyruk, iş, husus.
    Cümle: وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ (Bütün işler O'na döndürülür.)
  • عَذَاب (Azâb / Azap):
    Anlamı: Şiddetli ceza, azap.
    Cümle: إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ (Şüphesiz Rabbinin azabı gerçekleşecektir.)
  • رَحْمَة (Rahmet / Rahmet):
    Anlamı: Merhamet, bağışlama.
    Cümle: رَحْمَتُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ (Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinizedir.)
  • بَشَر (Beşer / İnsan):
    Anlamı: İnsan, beşer.
    Cümle: مَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا (Sen ancak bizim gibi bir beşersin.)
  • كِتَاب (Kitâb / Kitap):
    Anlamı: Yazılı metin, kitap.
    Cümle: وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ (Andolsun Musa'ya Kitap'ı verdik.)
  • حَقّ (Hakk / Hak):
    Anlamı: Gerçek, adalet, hak.
    Cümle: وَجَاءَكَ فِي هَذِهِ الْحَقُّ (Sana bu hususta hak gelmiştir.)
  • صَبْر (Sabr / Sabır):
    Anlamı: Dayanma, direnme, sabır.
    Cümle: وَاصْبِرْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ (Sabret, çünkü Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.)
  • مَكَان (Makân / Yer):
    Anlamı: Yer, konum, mevki.
    Cümle: اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ (Elinizden geleni yapın.)
  • رَقِيب (Rakîb / Gözetleyen):
    Anlamı: Gözeten, denetleyen.
    Cümle: إِنِّي مَعَكُمْ رَقِيبٌ (Şüphesiz ben de sizinle beraber gözetstirmekteyim.)
  • خَبِير (Habîr / Haberdar):
    Anlamı: Her şeyden haberdar olan.
    Cümle: إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (O, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.)
  • بَصِير (Basîr / Gören):
    Anlamı: Her şeyi gören, bilen.
    Cümle: إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (O, yaptıklarınızı çok iyi görmektedir.)
  • وَلِيّ (Veliyy / Dost, Veli):
    Anlamı: Dost, sahip, koruyucu.
    Cümle: وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ (Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur.)
  • نَار (Nâr / Ateş):
    Anlamı: Ateş, cehennem ateşi.
    Cümle: فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ (Onlar ateştedirler, orada feryat ederler.)
  • جَنَّة (Cennet / Cennet):
    Anlamı: Cennet, bağ, bahçe.
    Cümle: فَفِي الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا (Onlar cennettedirler, orada ebedî kalacaklardır.)
  • شَكّ (Şekk / Şüphe):
    Anlamı: Kuşku, tereddüt.
    Cümle: وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (Şüphesiz onlar ondan yana kuşku veren derin bir şüphe içindedirler.)
  • عَقْل (Akl / Akıl):
    Anlamı: Düşünme melekesi, akıl.
    Cümle: أَفَلَا تَعْقِلُونَ (Hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz?)
  • خَيْر (Hayr / Hayır):
    Anlamı: İyilik, yararlı olan.
    Cümle: بَقِيَّتُ اللَّهِ خَيْرٌ لَكُمْ (Allah'ın bıraktığı kâr sizin için daha hayırlıdır.)
  • عِلْم (İlm / İlim):
    Anlamı: Bilgi, idrak.
    Cümle: جَاءَنِي عِلْمٌ عَنْ هَذَا (Bana bu konuda bilgi geldi.)
  • يَوْم (Yevm / Gün):
    Anlamı: Gün, vaki zaman dilimi.
    Cümle: ذَلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ (O, şahit olunacak bir gündür.)

2. Arapça Fiil Örnekleri (25 Adet)

  • قَالَ (Kâle / Dedi):
    Anlamı: Söyledi, dedi.
    Cümle: قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ (Dedi ki: Ey kavmim, Allah'a ibadet edin.)
  • رَأَى (Raâ / Gördü):
    Anlamı: Gördü, fark etti.
    Cümle: فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ إِلَيْهِ (Yemeğe el uzatmadıklarını görünce...)
  • عَلِمَ (Alime / Bildi):
    Anlamı: Bildi, öğrendi.
    Cümle: لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ (Sen de bilirsin ki senin kızlarında bizim hakkımız yoktur.)
  • آمَنَ (Âmene / İman etti):
    Anlamı: İnandı, güvendi.
    Cümle: وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ (Ve onunla birlikte iman edenler...)
  • عَبَدَ (Abede / İbadet etti):
    Anlamı: Kulluk etti.
    Cümle: اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ (Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilahınız yoktur.)
  • أَرْسَلَ (Ersela / Gönderdi):
    Anlamı: Elçi olarak yolladı, gönderdi.
    Cümle: وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا (Andolsun Musa'yı ayetlerimizle gönderdik.)
  • هَلَكَ (Haleke / Helak oldu):
    Anlamı: Yok oldu, mahvoldu.
    Cümle: هَلَكَ الظَّالِمُونَ بِظُلْمِهِمْ (Zalimler zulümleri yüzünden helak oldular.)
  • ظَلَمَ (Zaleme / Zulmetti):
    Anlamı: Haksızlık etti, zulmetti.
    Cümle: وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ (Biz onlara zulmetmedik, lakin onlar kendilerine zulmettiler.)
  • شَكَرَ (Şakere / Şükretti):
    Anlamı: Teşekkür etti, şükretti.
    Cümle: لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ (Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.)
  • كَفَرَ (Kafere / İnkâr etti):
    Anlamı: Nankörlük etti, inkâr etti.
    Cümle: إِنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبَّهُمْ (Şüphesiz Semud halkı Rablerini inkâr ettiler.)
  • سَمِعَ (Semi'e / İşitti):
    Anlamı: Duydu, işitti.
    Cümle: سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّذِينَ (Allah söz söyleyenlerin sözünü işitti.)
  • نَظَرَ (Nazara / Baktı):
    Anlamı: Nazar etti, baktı.
    Cümle: انْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ (Bak, fesat çıkaranların sonu nasıl olmuş!)
  • صَبَرَ (Sabera / Sabretti):
    Anlamı: Direndi, sabretti.
    Cümle: وَاصْبِرْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ (Sabret...)
  • شَاءَ (Şâe / Diledi):
    Anlamı: İstedi, diledi.
    Cümle: وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً (Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı.)
  • تَوَكَّلَ (Tevekkele / Tevekkül etti):
    Anlamı: Güvendi, dayanıp işini havale etti.
    Cümle: عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (O'na tevekkül ettim ve yalnız O'na yönelirim.)
  • رَجَعَ (Recea / Döndü):
    Anlamı: Geri döndü.
    Cümle: وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ (Bütün işler O'na döndürülür.)
  • عَمِلَ (Amile / Çalıştı, Yaptı):
    Anlamı: İş yaptı, çalıştı.
    Cümle: اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنَّا عَامِلُونَ (Elinizden geleni yapın, biz de yapmaktayız.)
  • جَاءَ (Câe / Geldi):
    Anlamı: Varıp geldi.
    Cümle: وَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا (Emrimiz gelince...)
  • ذَهَبَ (Zehebe / Gitti):
    Anlamı: Gitti, uzaklaştı.
    Cümle: فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ (İbrahim'in korkusu gidince...)
  • تَابَ (Tâbe / Tövbe etti):
    Anlamı: Günahından vazgeçip yöneldi.
    Cümle: ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ (Sonra O'na tövbe edin.)
  • نَصَرَ (Nasara / Yardım etti):
    Anlamı: Korumak suretiyle yardım etti.
    Cümle: ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ (Sonra yardım da göremezsiniz.)
  • خَلَقَ (Halaka / Yarattı):
    Anlamı: Yoktan var etti, yarattı.
    Cümle: وَذَلِكَ خَلَقَهُمْ (Zaten onları bunun için yarattı.)
  • وَعَدَ (Va'ade / Söz verdi):
    Anlamı: Vaat etti.
    Cümle: وَعَدَ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ (Allah müminlere söz vermiştir.)
  • فَعَلَ (Feale / Yaptı):
    Anlamı: Etti, eyledi.
    Cümle: مَا فَعَلُوهُ إِلَّا قَلِيلٌ (Onu ancak pek azı yapmıştır.)
  • أَخَذَ (Ehaze / Aldı, Yakaladı):
    Anlamı: Yakaladı, ele geçirdi.
    Cümle: وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ (Zulmedenleri sayha yakaladı.)

3. Arapça Edat Örnekleri (Harf-i Cerler Hariç - 15 Adet)

  • لَا (Lâ / Olumsuzluk Edatı):
    Anlamı: -me / -ma, değil (nefy).
    Cümle: لَا تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا (Korkma, biz gönderildik.)
  • مَا (Mâ / Olumsuzluk veya İsmi Mevsul):
    Anlamı: Değil, şey, ne.
    Cümle: وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ (Rabbin gafil değildir.)
  • إِنَّ (İnne / Tekit Edatı):
    Anlamı: Muhakkak ki, şüphesiz (isim cümlelerinde vurgu).
    Cümle: إِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ (Şüphesiz Rabbim merhametlidir.)
  • أَنَّ (Enne / Tekit Edatı):
    Anlamı: -diğini, -duğunu (cümleleri birbirine bağlar).
    Cümle: عَلِمْتُ أَنَّهُ صادِقٌ (Onun doğru sözlü olduğunu bildim.)
  • وَ (Vâv / Atıf Harfi - Bağlaç):
    Anlamı: Ve.
    Cümle: السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Gökler ve yer.)
  • فَ (Fe / Takip ve Sebep Edatı):
    Anlamı: O halde, de, hemen.
    Cümle: فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol.)
  • ثُمَّ (Summe / Terahi Edatı):
    Anlamı: Sonra, ardındantakiben.
    Cümle: ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ (Sonra O'na tövbe edin.)
  • أَوْ (Ev / Tereddüt / Veya Edatı):
    Anlamı: Veya, ya da.
    Cümle: أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (Veya güçlü bir desteğe sığınsaydım!)
  • بَلْ (Bel / İrâz Edatı):
    Anlamı: Bilakis, aksine.
    Cümle: بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (Bilakis onlar bir şüphe içinde eğlenmektedirler.)
  • لَوْ (Lev / Şart Edatı):
    Anlamı: Keşke, -seydi / -saydı (gayri mümkin şart).
    Cümle: لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً (Keşke size karşı gücüm olsaydı.)
  • إِذَا (İzâ / Zaman ve Şart Edatı):
    Anlamı: -dığı zaman, eğer.
    Cümle: فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا (Emrimiz geldiği zaman...)
  • كَأَنَّ (Keenne / Benzetme Edatı):
    Anlamı: Sanki, tıpkı ... gibi.
    Cümle: كَأَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا (Sanki orada hiç refah içinde yaşamamış gibi.)
  • هَلْ (Hel / Soru Edatı):
    Anlamı: Mı / mi?
    Cümle: هَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ (İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?)
  • قَدْ (Kad / Tahkik Edatı):
    Anlamı: Kesinlikle, -di / -dı (geçmişi pekiştirir).
    Cümle: قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ (Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir.)
  • سَوْفَ (Sevfe / İstikbal Edatı):
    Anlamı: Yakında, gelecekte (-ecek / -acak).
    Cümle: سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ (Yakında azabın kime geleceğini bileceksiniz.)

Kuranla-Arapca-11. Hûd Sûresi-1-123.ayetler

Hûd Suresi, Mekke döneminde nazil olmuş olup toplam 123 ayetten oluşur. Sure, adını Hz. Hûd ve onun kavmi Âd'in kıssasından almaktadır. Genel tema olarak tevhit inancı, Allah'ın ilminin kuşatıcılığı, peygamberlerin kıssaları vasıtasıyla sabır ve sebat, ahiret bilinci, iman edenlerin kurtuluşu ve inkârcıların akıbeti işlenmektedir. İnsanların amellerinin karşılığını eksiksiz alacağı, Kur'an'ın ilahi hikmetle indirildiği ve Hz. Muhammed'e (sav) ve inananlara karşılaşılan zorluklar karşısında dosdoğru olmaları gerektiği vurgulanmaktadır.

20 Önemli Arapça Kelime ve Örnek Cümleler

  • كِتَابٌ (Kitab) - Kitap
    Örnek: هَذَا كِتَابٌ عَظِيمٌ (Bu büyük bir kitaptır.)
  • رَحْمَةٌ (Rahmet) - Merhamet, rahmet
    Örnek: رَحْمَةُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ (Allah'ın rahmeti geniştir.)
  • عَذَابٌ (Azab) - Azap, ceza
    Örnek: إِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ (Şüphesiz Allah'ın azabı şiddetlidir.)
  • أُمَّةٌ (Ummet) - Topluluk, ümmet
    Örnek: كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً (İnsanlar tek bir ümmet idi.)
  • رِزْقٌ (Rızk) - Rızık, geçim
    Örnek: اللَّهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ (Allah dilediğine rızık verir.)
  • سَمَاءٌ (Sema) - Gökyüzü
    Örnek: السَّمَاءُ مَبْنِيَّةٌ (Gökyüzü bina edilmiştir.)
  • أَرْضٌ (Ard) - Yeryüzü, yer
    Örnek: الأَرْضُ واسِعَةٌ (Yeryüzü geniştir.)
  • عِلْمٌ (İlm) - Bilgi, ilim
    Örnek: عِلْمُ اللَّهِ مُحِيطٌ (Allah'ın ilmi kuşatıcıdır.)
  • عَمَلٌ (Amel) - İş, amele
    Örnek: كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Her nefis kazandığına karşılık bir rehinedir / ameliyle sorumludur.)
  • غَيْبٌ (Ğayb) - Görünmeyen, gayb
    Örnek: لِلَّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ (Göklerin gaybi Allah'a mahsustur.)
  • وَعْدٌ (Va'd) - Söz, vaat
    Örnek: إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ (Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır.)
  • صَبْرٌ (Sabr) - Sabır
    Örnek: اصْبِرْ فَإِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ (Sabret, şüphesiz Allah'ın vaadi haktır.)
  • شُكْرٌ (Şukr) - Şükür, teşekkür
    Örnek: اشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُونِ (Bana şükredin ve nankörlük etmeyin.)
  • ظُلْمٌ (Zulm) - Zulüm, haksızlık
    Örnek: وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ (Allah kullarına hiçbir zulüm istemez.)
  • طَرِيقٌ (Tarıyk) - Yol
    Örnek: هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ (Bu dosdoğru bir yoldur.)
  • قَوْمٌ (Qawm) - Kavim, halk
    Örnek: قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ (Dedi ki: Ey kavmim, Allah'a ibadet edin.)
  • نَبَأٌ (Naba') - Haber, önemli haber
    Örnek: تِلْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ (Bunlar gayb haberlerindendir.)
  • نُورٌ (Nur) - Nur, ışık
    Örnek: اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ (Allah, göklerin ve yerin nurudur.)
  • حَقٌّ (Haqq) - Hak, gerçek
    Örnek: جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (Hak geldi, batıl zail oldu.)
  • مُبِينٌ (Mubiyn) - Apaçık, açıklayıcı
    Örnek: إِنَّهُ لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (Şüphesiz o sizin için apaçık bir uyarıcıdır.)

Hûd Suresi Dilbilgisi ve Kelime Testi (40 Soru)

Arapça Kelime ve Gramer Testi (Hûd Suresi 1-123)

S.Muhammed Kayaalp (el-Haşimi) Ks

الاامام سيد محمد هاشمي الموسوي

Arapça Dersleri-İslami Sohbetler-Tevhid-Tefsir-Hadis-Fıkıh-Fetvalar-İrşadlar

Kuranla-Arapca-11. Hûd Sûresi Rating: 4.5 Diposkan Oleh: ☝الاامام سيد محمد هاشمي الموسوي☝المحمدية☝

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.