- Ders1
- Ders2
- Konu Testi
- Sureler
- Arapça Dersler
- ☝📖المحمدية📖☝
Kuranla-Arapca-17. İsrâ Sûresi-1-56. Ayetler
Konu Özeti: İsrâ Sûresi Mekke döneminde nazil olmuştur ve 111 ayettir. 1 ile 56. ayetler arasındaki bu bölümde başlıca şu konular ele alınmaktadır:
- Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya gece yürüyüşü (İsrâ mucizesi).
- Hz. Musa'ya Tevrat'ın verilmesi ve İsrailoğullarına rehber kılınması.
- İsrailoğullarının yeryüzünde iki kez bozgunculuk çıkaracakları ve bunun sonucunda ilahi cezalarla karşılaşacakları.
- Kur'an-ı Kerim'in en doğru yola ilettiği, inananlara müjde, inkârcılara ise acı azap hazırladığı.
- İnsanın aceleciliği, gece ve gündüzün yaratılış hikmeti, her insanın amelinin boynuna dolandığı ve kıyamette önüne konulacağı.
- Allah'ın adalet kuralı gereği elçi göndermedikçe azap etmeyeceği.
- Allah'a ortak koşulmaması, anne-babaya en güzel şekilde davranılması (öf bile denilmemesi).
- Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa haklarının verilmesi, israf ve cimrilikten sakınılması.
- Zinaya yaklaşılmaması, haksız yere cana kıyılmaması, yetim malına ve ölçü-tartıya riayet edilmesi.
- Yeryüzünde böbürlenerek ve kibirle yürümemek gerektiği.
- Göklerin ve yerin Allah'ı tespih ettiği, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin şüphelerine karşı ilahi cevaplar ve şeytanın düşmanlığına karşı uyarılar.
İsrâ Sûresi 1-56. Ayetler (Arapça Metin ve Türkçe Çevirisi)
Kelime ve Dilbilgisi Örnekleri
1. Arapça İsim Örnekleri (25 Adet)
- الْبَحْر (El-Bahr): Deniz.
Cümle: فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ أُولَاهُمَا (Deniz ve su ayetlerde zikredilmiştir.) - اللَّيْل (El-Leyl): Gece.
Cümle: وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ آيَتَيْنِ (Geceyi ve gündüzü iki alamet yaptık.) - النَّهَار (En-Nehâr): Gündüz.
Cümle: وَجَعَلْنَا آيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً (Gündüz alametini aydınlatıcı yaptık.) - الْكِتَاب (El-Kitâb): Kitap, yazılı metin.
Cümle: وَآتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ (Musa'ya kitabı verdik.) - الرَّحْمَة (Er-Rahmah): Rahmet, merhamet.
Cümle: عَسَىٰ رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ (Rabbiniz size merhamet edebilir.) - الْعَذَاب (El-Azâb): Azap, ceza.
Cümle: أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا (Onlar için elem dolu bir azap hazırladık.) - الْأَرْض (El-Ard): Yeryüzü, yer.
Cümle: لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ (Yeryüzünde bozgunculuk yapacaksınız.) - السَّمَاء (Es-Semâ): Gök, sema.
Cümle: تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ (Yedi gök O'nu tespih eder.) - الْعَقْل (El-Akl): Akıl, idrak.
Cümle: لِيَذَّكَّرُوا (Düşünüp öğüt alsınlar diye.) - الْقَلْب (El-Kalb): Kalp, yürek.
Cümle: وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً (Kalplerine örtüler koyduk.) - السَّمْع (Es-Sam‘): İşitme, kulak.
Cümle: إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ مَسْؤُولًا (Kulak ve göz sorumludur.) - الْبَصَر (El-Basar): Görme, göz.
Cümle: إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (O, hakkıyla işitendir, görendir.) - الْمَال (El-Mâl): Mal, servet.
Cümle: وَأَمْدَدْنَاكُمْ بِأَمْوَالٍ (Sizi mallarla destekledik.) - الْوَلَد (El-Veled / Evlât): Çocuk, evlat.
Cümle: وَلَا تَقْتُلُوا أَوْلَادَكُمْ (Çocuklarınızı öldürmeyin.) - الْحَقّ (El-Hakk): Hak, gerçek, adalet.
Cümle: إِلَّا بِالْحَقِّ (Ancak hak ile / haklı bir sebep olmadıkça.) - الْبَاطِل (El-Bâtil): Batıl, asılsız.
Cümle: إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا (Batıl yok olmaya mahkûmdur.) - الشَّيْطَان (Eş-Şaytân): Şeytan.
Cümle: إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلْإِنْسَانِ عَدُوًّا (Şüphesiz şeytan insana düşmandır.) - الْإِنْسَان (El-İnsân): İnsan.
Cümle: وَكَانَ الْإِنْسَانُ عَجُولًا (İnsan çok acelecidir.) - الْيَوْم (El-Yevm): Gün.
Cümle: يَوْمَ يَدْعُكُمْ (Sizi çağırdığı gün.) - الْقِيَامَة (El-Kiyâmeh): Kıyamet.
Cümle: وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا (Kıyamet günü ona bir kitap çıkarırız.) - الْجَنَّة (El-Cennet): Cennet.
Cümle: أُولَئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ (Onlar cennete varis olurlar.) - جَهَنَّم (Cehennem): Cehennem.
Cümle: وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا (Cehennemi kâfirler için zindan yaptık.) - الْعِلْم (El-İlm): İlim, bilgi.
Cümle: وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ (Bilgin olmayan şeyin ardına düşme.) - الصِّرَاط (Es-Sirât): Yol, cadde.
Cümle: يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ (En doğru yola iletir.) - الْحَكِيم (El-Hakîm): Hikmet sahibi.
Cümle: إِنَّهُ حَكِيمٌ عَلِيمٌ (Şüphesiz O, hakimdir, alimdir.)
2. Arapça Fiil Örnekleri (25 Adet)
- أَسْرَى (Esrâ): Gece yürüttü.
Cümle: سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ (Kulunu gece yürüten Allah yücedir.) - بَارَكَ (Bāraka): Bereketlendirdi.
Cümle: الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ (Çevresini mübarek kıldığımız...) - آتَى (Âtâ): Verdi, getirdi.
Cümle: وَآتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ (Musa'ya kitabı verdik.) - جَعَلَ (Caale): Kıldı, yaptı.
Cümle: وَجَعَلْنَاهُ هُدًى (Onu hidayet vesilesi kıldık.) - حَمَلَ (Hamale): Taşıdı.
Cümle: مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ (Nuh ile birlikte taşıdıklarımız.) - أَفْسَدَ (Efsede): Bozgunculuk çıkardı.
Cümle: لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ (Yeryüzünde bozgunculuk yapacaksınız.) - بَعَثَ (Bease): Gönderdi.
Cümle: بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَادًا لَنَا (Kullarımızı üzerinize gönderdik.) - رَدَّ (Redde): Geri verdi, iade etti.
Cümle: ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ (Sonra size tekrar üstünlük verdik.) - أَمَدَّ (Emadde): Destekledi, güçlendirdi.
Cümle: وَأَمْدَدْنَاكُمْ بِأَمْوَالٍ (Sizi mallarla destekledik.) - أَحْسَنَ (Ahsene): İyilik etti.
Cümle: إِنْ أَحْسَنْتُمْ أَحْسَنْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ (İyilik ederseniz kendinize edersiniz.) - أَسَاءَ (Esâe): Kötülük yaptı.
Cümle: وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَهَا (Kötülük ederseniz yine kendinizedir.) - هَدَى (Hedâ): Yol gösterdi, hidayet etti.
Cümle: يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ (En doğru yola iletir.) - بَشَّرَ (Beşşere): Müjdeledi.
Cümle: وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ (Müminleri müjdeler.) - أَعْتَدَ (A'tede): Hazırladı.
Cümle: أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا (Onlar için azap hazırladık.) - دَعَا (Deâ): Çağırdı, dua etti.
Cümle: وَيَدْعُ الْإِنْسَانُ بِالشَّرِّ (İnsan şerre de dua eder.) - مَحَا (Mahâ): Sildi, yok etti.
Cümle: فَمَحَوْنَا آيَةَ اللَّيْلِ (Gece alametini sildik/giderdik.) - عَلِمَ (Alime): Bildi.
Cümle: وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ (Yılların sayısını bilesiniz diye.) - فَصَّلَ (Fassale): Detaylıca açıkladı.
Cümle: وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ (Her şeyi ayrıntılı açıkladık.) - أَلْزَمَ (Elzeme): Boynuna doladı, bağladı.
Cümle: أَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ (Amelini boynuna taktık.) - أَخْرَجَ (Ahrece): Çıkardı.
Cümle: وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ (Kıyamette çıkarırız.) - ضَلَّ (Dalle): Saptı.
Cümle: وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا (Kim saptıysa kendi aleyhinedir.) - أَهْلَكَ (Ehleke): Helak etti.
Cümle: وَكَمْ أَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ (Nice nesilleri helak ettik.) - أَرَادَ (Erâde): İstedi.
Cümle: مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعَاجِلَةَ (Kim dünyayı isterse...) - عَبَدَ (Abede): İbadet etti.
Cümle: أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ (Yalnızca O'na ibadet etmenizi emretti.) - خَفَضَ (Hafada): Alçalttı, kanat gerdi.
Cümle: وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ (Onlara merhametle tevazu göster.)
3. Arapça Edat Örnekleri (Harf-i Cerler Hariç - 15 Adet)
- لَا (Lâ): Olumsuzluk / Nehy edatı.
Cümle: وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَا (Zinaya yaklaşmayın.) - إِنْ (İn): Şart edatı.
Cümle: إِنْ أَحْسَنْتُمْ أَحْسَنْتُمْ (İyilik ederseniz...) - مَا (Mâ): Olumsuzluk edatı.
Cümle: وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ (Onlara zulmetmedik.) - هَلْ (Hel): Soru edatı.
Cümle: هَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ (İyiliğin karşılığı iyilik değil midir?) - قَدْ (Kad): Tahkik edatı (gerçekten / kâh).
Cümle: قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ (Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir.) - سَـ / سَوْفَ (Sevefe): İstikbal (gelecek zaman) edatı.
Cümle: وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (Yakında bilecekler.) - لَنْ (Len): Asla (gelecek zaman olumsuzluk edatı).
Cümle: لَنْ تَخْرِقَ الْأَرْضَ (Asla yeri yaramazsın.) - أَمْ (Em): Atıf / İstifham edatı (Yoksa...).
Cümle: أَمْ حَسِبْتَ (Yoksa sandın mı?) - بَلْ (Bel): İtiraz / İdrâk edatı (Bilakis...).
Cümle: بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ (Bilakis onlar şüphe içindedirler.) - لَكِنْ (Lâkin): İstidrak edatı (Lakin, fakat).
Cümle: وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Lakin insanların çoğu bilmez.) - إِذَا (İzâ): Şart ve zaman zarfı edatı.
Cümle: فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ أُولَاهُمَا (İlk vaad geldiği zaman...) - ثُمَّ (Summe): Tertip ve atıf edatı (Sonra).
Cümle: ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ (Sonra size tekrar üstünlük verdik.) - وَ (Vâv): Atıf edatı (Ve).
Cümle: وَآتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ (Ve Musa'ya kitap verdik.) - فَـ (Fâ): Atıf ve تعقيب edatı (Hemen, böylece).
Cümle: فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا (Onları darmadağın ettik.) - أَنَّ (Enne): Tekit ve nasbeden edat (Şüphesiz ki...).
Cümle: وَأَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (Ve şüphesiz Allah her şeye kadirdir.)
"Kuranla-Arapca-17. İsrâ Sûresi-57-111.ayetler"
Konu Özeti: İsrâ Suresi'nin 57-111. ayetleri arasında temel olarak şu konular işlenmektedir: Müşriklerin ilâh edindikleri melekler ve diğer varlıkların dahi Allah'a yakınlaşmak için vesile aradıkları ve O'nun azabından korktukları vurgulanır. İblis'in Âdem'e secde etmeyişi ve insanlığı saptırma çabalarına karşılık ihlaslı kulların Allah'ın koruması altında olduğu belirtilir. Kur'an'ın müminler için şifa ve rahmet olduğu, Hz. Musa'nın İsrailoğulları ve Firavun ile olan kıssalarından ibretler, teheccüt namazının teşviki, vahyin hakikati ve tevhid inancıyla Allah'ın hamdedilerek yüceltilmesi (tekbir) ele alınmaktadır.
İsrâ Suresi 57-111. Ayetler (Arapça Metin ve Türkçe Çevirisi)
57. أُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا
57. Meal: Onların yalvardıkları bu varlıklar, "hangimiz daha yakın olacağız" diye Rablerine vesile ararlar. O'nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten korkunçtur. 58. وَإِنْ مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ أَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَدِيدًا كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا
58. Meal: Hiçbir memleket yoktur ki kıyamet gününden önce onu helâk etmeyelim veya onu şiddetli bir azaba uğratmayalım. Bu, Kitap'ta yazılıdır. 59. وَمَا مَنَعَنَا أَنْ نُرْسِلَ بِالْآيَاتِ إِلَّا أَنْ كَذَّبَ بِهَا الْأَوَّلُونَ وَآتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُوا بِهَا وَمَا نُرْسِلُ بِالْآيَاتِ إِلَّا تَخْوِيفًا
59. Meal: Bizi mucizeler göndermekten alıkoyan tek şey, öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır. Semûd'a açık bir mucize olarak deveyi vermiştik de ona zulmetmişlerdi. Biz mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. 60. وَإِذْ قُلْنَا لَكَ إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤْيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْآنِ وَنُخَوِّفُهُمْ فَمَا يَزِيدُهُمْ إِلَّا طُغْيَانًا كَبِيرًا
60. Meal: Hani sana: "Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur'an'da lanetlenen ağacı sadece insanlara bir imtihan vesilesi kıldık. Biz onları korkutuyoruz; fakat bu onlara büyük bir azgınlıktan başka bir şey artırmıyor. 61. وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا
61. Meal: Meleklere, "Âdem'e secde edin" demiştik; İblis hariç hepsi secde ettiler. İblis, "Ben, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim?" dedi. 62. قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ لَئِنْ أَخَّرْتَنِي إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَأُحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ إِلَّا قَلِيلًا
62. Meal: (İblis) dedi ki: "Şu benden üstün kıldığın kişiyi gördün mü? Eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, andolsun ki pek azı hariç, onun zürriyetini kontrolüm altına alıp kökünü kurutacağım." 63. قَالَ اذْهَبْ فَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَإِنَّ جَهَنَّمَ جَزَاؤُكُمْ جَزَاءً مَوْفُورًا
63. Meal: (Allah) buyurdu ki: "Git! Onlardan kim sana uyarsa, bilin ki cehennem hepinizin cezasıdır. Eksiksiz bir ceza!" 64. وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُورًا
64. Meal: "Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle sars; süvarilerinle ve yayalarınla onların üzerine yürü; mallarında ve evlatlarında onlara ortak ol, onlara vaadlerde bulun." Şeytan onlara aldatmacadan başka bir şey vaad etmez. 65. إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفَى بِرَبِّكَ وَكِيلًا
65. Meal: "Şüphesiz benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter." 66. رَبُّكُمُ الَّذِي يُزْجِي لَكُمُ الْفُلْكَ فِي الْبَحْرِ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ إِنَّهُ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا
66. Meal: Rabbiniz, lütfundan nasip arayasınız diye gemileri denizde sizin için yürütendir. Şüphesiz O, size karşı çok merhametlidir. 67. وَإِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ إِلَّا إِيَّاهُ فَلَمَّا نَجَّاكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ وَكَانَ الْإِنْسَانُ كَفُورًا
67. Meal: Denizde başınıza bir sıkıntı geldiğinde, O'ndan başka yalvardığınız bütün putlar kaybolup gider. Fakat O sizi karaya çıkarıp kurtarınca yüz çevirirsiniz. İnsan zaten çok nankördür. 68. أَفَأَمِنْتُمْ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ أَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ وَكِيلًا
68. Meal: Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmesinden veya üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermesinden güvende misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. 69. أَمْ أَمِنْتُمْ أَنْ يُعِيدَكُمْ فِيهِ تَارَةً أُخْرَى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفًا مِنَ الرِّيحِ فَيُغْرِقَكُمْ بِمَا كَفَرْتُمْ ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ عَلَيْنَا بِهِ تَبِيعًا
69. Meal: Yoksa denize sizi tekrar gönderip üzerinize şiddetli bir kasırga salarak inkar etmeniz sebebiyle sizi boğmasından güvende misiniz? Sonra bu konuda bize karşı sizi arayıp soracak bir takipçi de bulamazsınız. 70. وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى مَنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلًا
70. Meal: Andolsun ki biz Âdemoğullarını şerefli kıldık; onları karada ve denizde taşıdık, güzel rızıklardan rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık. 71. يَوْمَ نَدْعُو كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَأُولَئِكَ يَقْرَءُونَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَتِيلًا
71. Meal: O gün bütün insanları imamlarıyla (önderleriyle) çağırırız. Kitabı sağından verilenler, işte onlar kitaplarını okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar. 72. وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلًا
72. Meal: Kim bu dünyada (hakkı görmekte) kör ise, ahirette de kördür; yol bakımından da daha sapıktır. 73. وَإِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُ وَإِذًا لَاتَّخَذُوكَ خَلِيلًا
73. Meal: Yakın kaldı ki seni, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurasın diye fitneye düşürsünler ve o takdirde seni dost edinirlerdi. 74. وَلَوْلَا أَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ شَيْئًا قَلِيلًا
74. Meal: Eğer seni sağlam kılmasaydık, neredeyse onlara birazcık meyledecektin. 75. إِذًا لَأَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيَاةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيرًا
75. Meal: O takdirde sana hayatın da azabını kat kat tattırırdık, ölümün de azabını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın. 76. وَإِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزَّوْنَكَ مِنَ الْأَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَإِذًا لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ إِلَّا قَلِيلًا
76. Meal: Neredeyse seni yeryüzünden huzursuz edip sürgün etmek için sarsacaklardı. O takdirde senden sonra pek az kalabilirlerdi. 77. سُنَّةَ مَنْ قَدْ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا
77. Meal: Senden önce gönderdiğimiz elçilerimiz hakkındaki sünnetimiz budur. Bizim sünnetimizde asla bir değişme bulamazsın. 78. أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا
78. Meal: Güneşin batıya meyletmesinden gecenin kararmasına kadar namazı kıl; bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı şahitlidir. 79. وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا
79. Meal: Gecenin bir kısmında uyanıp sana mahsus fazladan bir ibadet olarak namaz kıl (teheccüt). Umulur ki Rabbin seni övgüye değer bir makama (makam-ı mahmuda) yükseltir. 80. وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ لِي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَانًا نَصِيرًا
80. Meal: De ki: "Rabbim! Beni giriş yeri ve çıkış yeri olarak doğrulukla girdir ve çıkar. Katından bana yardımcı bir güç ver." 81. وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا
81. Meal: De ki: "Hak geldi, bâtıl zail oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur." 82. وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلَا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلَّا خَسَارًا
82. Meal: Biz Kur'an'dan müminler için şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise ancak ziyanını artırır. 83. وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ أَعْرَضَ وَنَأَى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَئُوسًا
83. Meal: İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir, yan çizip uzaklaşır; ona bir şer dokunduğunda ise umutsuzluğa kapılır. 84. قُلْ كُلُّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا
84. Meal: De ki: "Herkes kendi mizaç ve yoluna göre amel eder. Rabbiniz kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilendir." 85. وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا
85. Meal: Sana ruhtan sorarlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir ilim verilmiştir." 86. وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِهِ عَلَيْنَا وَكِيلًا
86. Meal: Andolsun ki, eğer dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bize karşı kendine bir koruyucu da bulamazsın. 87. إِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَبِيرًا
87. Meal: Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (onu korur). Şüphesiz O'nun senin üzerindeki lütfu çok büyüktür. 88. قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
88. Meal: De ki: "Andolsun, eğer bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere insan ve cinler bir araya gelse ve birbirine destek olsalar bile, yemin olsun ki onun bir benzerini ortaya getiremezler." 89. وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا
89. Meal: Andolsun biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali açıkladık. Yine de insanların çoğu nankörlükte diretip inkar ettiler. 90. وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْأَرْضِ يَنْبُوعًا
90. Meal: Dediler ki: "Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız." 91. أَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْأَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْجِيرًا
91. Meal: "Veya senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı, aralarından şırıl şırıl nehirler akıtmalısın." 92. أَوْ تُسْقِطَ السَّمَاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا أَوْ تَأْتِيَ بِاللَّهِ وَالْمَلَائِكَةِ قَبِيلًا
92. Meal: "Veya iddia ettiğin gibi göğü başımıza parça parça düşürmelisin ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin." 93. أَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ أَوْ تَرْقَى فِي السَّمَاءِ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُهُ قُلْ سُبْحَانَ رَبِّي هَلْ كُنْتُ إِلَّا بَشَرًا رَسُولًا
93. Meal: "Veya altından bir evlen olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bizim okuyabileceğimiz bir kitabı bize indirmedikçe göğe çıkışına da asla inanmayız." De ki: "Rabbimin şanı yücedir; ben sadece elçi olarak gönderilmiş bir beşerim." 94. وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَنْ يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءَهُمُ الْهُدَى إِلَّا قَالُوا أَبَعَثَ اللَّهُ بَشَرًا رَسُولًا
94. Meal: Kendilerine hidayet geldiğinde insanları iman etmekten alıkoyan şey sadece, "Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?" demeleri olmuştur. 95. قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْأَرْضِ مَلَائِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ مَلَكًا رَسُولًا
95. Meal: De ki: "Eğer yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik." 96. قُلْ كَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ إِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا
96. Meal: De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları hakkıyla görendir." 97. وَمَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِهِ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا
97. Meal: Allah kime hidayet ederse, doğru yola ulaştan odur; kimi de saptırırsa, artık onlar için O'ndan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet günü onları yüzüstü körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşredeceğiz. Varış yerleri cehennemdir; ateşi sönmeye yüz tuttukça onu alevlendirip artırırız. 98. ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا وَقَالُوا أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا أَئِنَّ لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا
98. Meal: İşte onların cezası budur; çünkü onlar ayetlerimizi inkâr etmişler ve "Biz kemik ve ufalanmış toprak haline geldikten sonra gerçekten yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?" demişlerdi. 99. أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ أَجَلًا لَا رَيْبَ فِيهِ فَأَبَى الظَّالِمُونَ إِلَّا كُفُورًا
99. Meal: Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onların benzerini yaratmaya gücünün yeteceğini görmediler mi? Allah onlar için şüphe edilmeyen bir ecel tayin etmiştir. Fakat zalimler ancak nankörlükte direttiler. 100. قُلْ لَوْ أَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَائِنَ رَحْمَةِ رَبِّي إِذًا لَأَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الإِنْفَاقِ وَكَانَ الْإِنْسَانُ قَتُورًا
100. Meal: De ki: "Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcanıp tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir." 101. وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَسْأَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِذْ جَاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ إِنَّ لَأَظُنُّكَ يَا مُوسَى مَسْحُورًا
101. Meal: Andolsun ki biz Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor; hani Musa onlara geldiğinde Firavun kendisine, "Ey Musa! Kesinlikle senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum" demişti. 102. قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنْزَلَ هَؤُلَاءِ إِلَّا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ بَصَائِرَ وَإِنِّي لَأَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُورًا
102. Meal: (Musa) dedi ki: "Kesin olarak biliyorsun ki bunları, göklerin ve yerin Rabbi ancak basiretler (açık deliller) olarak indirmiştir. Ey Firavun! Doğrusu ben de senin helak olacağını zannediyorum." 103. فَأَرَادَ أَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْأَرْضِ فَأَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَمِيعًا
103. Meal: Bunun üzerine Firavun onları yeryüzünden sürmek istedi; biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk. 104. وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِهِ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ اسْكُنُوا الْأَرْضَ فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَفِيفًا
104. Meal: Ardından İsrailoğullarına dedিক ki: "Bu arazide yerleşin; ahiretin vaadi geldiğinde hepinizi karışık olarak bir araya getireceğiz." 105. وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا
105. Meal: Biz onu hak ile indirdik, o da hak ile indi. Seni de ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. 106. وَقُرْآنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْزِيلًا
106. Meal: Kur'an'ı insanlara aralıklarla okuyasın diye bölümlere ayırdık ve onu adım adım indirdik. 107. قُلْ آمِنُوا بِهِ أَوْ لَا تُؤْمِنُوا إِنَّ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهِ إِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْأَذْقَانِ سُجَّدًا
107. Meal: De ki: "İster ona inanın, ister inanmayın; şüphesiz kendilerine daha önce ilim verilenlere o okunduğunda çeneleri üstü secdeye kapanırlar." 108. وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولًا
108. Meal: Ve derler ki: "Rabbimizin şanı yücedir. Rabbimizin vaadi mutlaka yerine gelecektir." 109. وَيَقْرَبُونَ لِلْأَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَزِيدُهُمْ خُشُوعًا
109. Meal: Ağlayarak yüzüstü kapanırlar ve bu onların huşûunu artırır. 110. قُلِ ادْعُوا اللَّهَ أَوِ الرَّحْمَنَ أَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى وَلَا تُجَهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَبْتَغِ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلًا
110. Meal: De ki: "İster Allah deyin, ister Rahman deyin; hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur." Namazında sesini çok yükseltme, kısık da tutma; ikisi arasında bir yol tut. 111. وَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا
111. Meal: Ve de ki: "Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı bulunmayan ve acizlikten ötürü bir yardımcıya ihtiyacı olmayan Allah'a mahsustur." O'nu şanına yaraşır bir büyüklükle yücelt!
Arapça Kelime ve Dil Bilgisi Örnekleri
1. Arapça İsimler (25 Örnek)
- رَبّ (Rabb): Rab, Efendi. Cümle: اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.)
- رَحْمَة (Rahmet): Merhamet. Cümle: نَزَلَ الْمَطَرُ بِرَحْمَةِ اللَّهِ (Yağmur Allah'ın rahmetiyle indi.)
- عَذَاب (Azap): Ceza, azap. Cümle: إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ مَحْذُورٌ (Rabbinin azabı sakınılması gerekendir.)
- قَرْيَة (Karye): Şehir, kasaba. Cümle: هَذِهِ قَرْيَةٌ كَبِيرَةٌ (Bu büyük bir kasabadır.)
- كِتَاب (Kitap): Kitap, yazı. Cümle: قَرَأْتُ الْكِتَابَ كُلَّهُ (Kitabın tamamını okudum.)
- سَمَاء (Semâ): Gök, gökyüzü. Cümle: السَّمَاءُ صَافِيَةٌ الْيَوْمَ (Bugün gökyüzü berraktır.)
- أَرْض (Ard): Yer, yeryüzü. Cümle: الْأَرْضُ وَاسِعَةٌ (Yeryüzü geniştir.)
- بَحْر (Bahr): Deniz. Cümle: سَافَرْنَا فِي الْبَحْرِ (Denizde yolculuk yaptık.)
- فُلْك (Fulk): Gemi. Cümle: الْفُلْكُ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ (Gemi denizde yüzmektedir.)
- إِنْسَان (İnsan): İnsan. Cümle: الْإِنْسَانُ خُلِقَ ضَعِيفًا (İnsan zayıf yaratılmıştır.)
- عِلْم (İlim): Bilgi. Cümle: طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ (İlim istemek farzdır.)
- حَقّ (Hak): Gerçek, hakikat. Cümle: جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (Hak geldi, batıl yok oldu.)
- بَاطِل (Batıl): Batıl, yalan. Cümle: الْبَاطِلُ مَحْكُومٌ عَلَيْهِ بِالزَّهَاقِ (Batıl yok olmaya mahkûmdur.)
- قُرْآن (Kur'an): Kur'an-ı Kerim. Cümle: الْقُرْآنُ كِتَابُ اللَّهِ (Kur'an Allah'ın kitabıdır.)
- شِفَاء (Şifâ): Şifa, iyileşme. Cümle: الْعَسَلُ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ (Bal insanlar için şifadır.)
- رُوح (Ruh): Ruh. Cümle: الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (Ruh, Rabbimin emrindendir.)
- صِدْق (Sıdk): Doğruluk. Cümle: الصِّدْقُ يُنْجِي (Doğruluk kurtarır.)
- سُلْطَان (Sultan): Güç, yetki. Cümle: أَعْطَانِي اللَّهُ سُلْطَانًا (Allah bana bir güç verdi.)
- نَصِير (Nasîr):} Yardımcı. Cümle: نِعْمَ النَّصِيرُ هُوَ (O ne güzel yardımcıdır.)
- وَلِي (Velî): Dost, koruyucu. Cümle: اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا (Allah iman edenlerin dostudur.)
- شَرِيك (Şerik): Ortak. Cümle: لَيْسَ لِلَّهِ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ (Allah'ın mülkte ortağı yoktur.)
- وَلَد (Veled): Çocuk, evlat. Cümle: لَمْ يَتَّخِذِ اللَّهُ وَلَدًا (Allah hiçbir çocuk edinmemiştir.)
- مُلْك (Mülk): Mülk, egemenlik. Cümle: الْمُلْكُ لِلَّهِ وَحْدَهُ (Mülk yalnız Allah'ındır.)
- عَجُول (Acûl): Çok aceleci. Cümle: الْإِنْسَانُ عَجُولٌ (İnsan çok acelecidir.)
- صَبْر (Sabır): Sabır. Cümle: إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ (Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.)
2. Arapça Fiiller (25 Örnek)
- دَعَا - يَدْعُو (Deâ - yed‘û): Dua etmek, çağrıda bulunmak. Cümle: يَدْعُ الْإِنْسَانُ بِالْخَيْرِ (İnsan hayra dua eder.)
- ابْتَغَى - يَبْتَغِي (İbtegâ - yebtegî): Aramak, istemek. Cümle: يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ (Rablerine vesile ararlar.)
- رَجَا - يَرْجُو (Recâ - yercû): Umut etmek. Cümle: يَرْجُونَ رَحْمَتَهُ (O'nun rahmetini umarlar.)
- خَافَ - يَخَافُ (Hâfe - yehâfu): Korkmak. Cümle: يَخَافُونَ عَذَابَهُ (O'nun azabından korkarlar.)
- أَهْلَكَ - يُهْلِكُ (Ahleke - yuhliku): Helâk etmek. Cümle: نَحْنُ مُهْلِكُوهَا (Biz onu helâk ediciyiz.)
- كَذَّبَ - يُكَذِّبُ (Kezzibe - yukezzibu): Yalanlamak. Cümle: كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ (Onlardan öncekiler yalanlamıştı.)
- آتَى - يُؤْتِي (Âtâ - yu'tî): Vermek, lütfetmek. Cümle: وَآتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ (Musa'ya kitabı verdik.)
- خَلَقَ - يَخْلُقُ (Halaka - yahluku): Yaratmak. Cümle: خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ (Allah gökleri yarattı.)
- سَجَدَ - يَسْجُدُ (Sacede - yesjudu): Secde etmek. Cümle: فَسَجَدُوا لِآدَمَ (Âdem'e secde ettiler.)
- أَخَّرَ - يُؤَخِّرُ (Ahhara - yu'uhhiru): Ertelemek. Cümle: لَئِنْ أَخَّرْتَنِي إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ (Eğer beni kıyamete kadar ertelersen.)
- تَبِعَ - يَتْبَعُ (Tabi‘a - yetba‘u): Uymak, tabi olmak. Cümle: فَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ (Onlardan kim sana uyarsa.)
- أَزْجَى - يُزْجِي (Ezgâ - yuzgî): Sevk etmek, yürütmek. Cümle: يُزْجِي لَكُمُ الْفُلْكَ (Gemileri sizin için yürütendir.)
- نَجَّى - يُنَجِّي (Neccâ - yunejjî): Kurtarmak. Cümle: فَلَمَّا نَجَّاكُمْ إِلَى الْبَرِّ (Sizi karaya çıkarıp kurtardığı zaman.)
- خَسَفَ - يَخْسِفُ (Hasefe - yahsifu): Yerin dibine geçirmek. Cümle: أَنْ يَخْسِفَ بِكُمْ (Sizi yerin dibine geçirmesinden.)
- أَغْرَقَ - يُغْرِقُ (Eğraka - yuğriqu): Boğmak. Cümle: فَيُغْرِقَكُمْ بِمَا كَفَرْتُمْ (İnkar etmeniz sebebiyle sizi boğar.)
- كَرَّمَ - يُكَرِّمُ (Kerrame - yukarrimu): Şerefli kılmak. Cümle: وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (Andolsun Âdemoğullarını şerefli kıldık.)
- قَرَأَ - يَقْرَأُ (Kara'a - yakra'u): Okumak. Cümle: يَقْرَءُونَ كِتَابَهُمْ (Kitaplarını okurlar.)
- أَوْحَى - يُوحِي (Evhâ - yûhî): Vahyetmek. Cümle: مَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ (Sana vahyettiğimiz şey.)
- ثَبَّتَ - يُثَبِّتُ (Sabbete - yusabbitu): Sağlamlaştırmak, sabitlemek. Cümle: وَلَوْلَا أَنْ ثَبَّتْنَاكَ (Eğer seni sağlam kılmasaydık.)
- أَقَامَ - يُقِيمُ (Ekâme - yukîmu): İkame etmek, kılmak. Cümle: أَقِمِ الصَّلَاةَ (Namazı kıl.)
- تَهَجَّدَ - يَتَهَجَّدُ (Teheccede - yeteheccedu): Teheccüt kılmak. Cümle: فَتَهَجَّدْ بِهِ (Onunla gece namazı kıl.)
- نَزَّلَ - يُنَزِّلُ (Nezzele - yunazzilu): İndirmek. Cümle: وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ (Kur'an'dan indiriyoruz.)
- سَأَلَ - يَسْأَلُ (Se-ele - yes'elu): Sormak. Cümle: وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ (Sana ruhtan sorarlar.)
- اجْتَمَعَ - يَجْتَمَعُ (İctemea - yectemiu): Toplanmak. Cümle: لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ (Eğer insanlar bir araya gelse.)
- فَجَّرَ - يُفَجِّرُ (Feccere - yufecciru): Fışkırtmak, akıtmak. Cümle: حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا (Bize fışkırtman için.)
3. Edatlar - Harfi Cerler Hariç (15 Örnek)
- لَمْ (Lem): Olumsuzluk edatı (Mazi fiili olumsuz yapar). Cümle: لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا (Hiçbir çocuk edinmemiştir.)
- لَنْ (Len): Asla / Gelecek zaman olumsuzluk edatı. Cümle: لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ (Sana asla inanmayacağız.)
- مَا (Mâ): Olumsuzluk veya olumsuz edatı. Cümle: وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ (Biz onlara zulmetmedik.)
- لَا (Lâ): Olumsuzluk edatı (La-i nafiye). Cümle: لَا يُظْلَمُونَ فَتِيلًا (Kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.)
- إِنْ (İn): Şart edatı. Cümle: وَإِنْ مِنْ قَرْيَةٍ (Hiçbir memleket yoktur ki...)
- إِذًا (İzen): O takdirde / Sonuç edatı. Cümle: وَإِذًا لَاتَّخَذُوكَ خَلِيلًا (O takdirde seni dost edinirlerdi.)
- حَتَّى (Hattâ): -e kadar / Edat. Cümle: حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا (Bize pınar fışkırtıncaya kadar.)
- أَم (Em): Yoksa / İstifham edatı. Cümle: أَمْ أَمِنْتُمْ (Yoksa güvende misiniz?)
- هَل (Hel): Soru edatı. Cümle: هَلْ كُنْتُ إِلَّا بَشَرًا (Ben sadece bir beşer değil miyim?)
- أَ (Hemze): Soru edatı. Cümle: أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا (Çamurdan yarattığına secde mi edeceğim?)
- قَدْ (Kad): Tahkik ve pekiştirme edatı. Cümle: وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (Andolsun ki Âdemoğullarını şerefli kıldık.)
- سَـ (Se-): İstikbal (gelecek zaman) edatı. Cümle: سَيَعْلَمُونَ (Yakında bilecekler.)
- إِنَّمَا (İnnemâ): Hasır (sadece / ancak) edatı. Cümle: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ (Müminler ancak kardeştir.)
- لَوْ (Lev): Şart edatı (keşke / eğer). Cümle: لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا (Eğer ikisinde Allah'tan başka ilahlar olsaydı ikisi de bozulurdu.)
- أَلَا (Elâ): Dikkat çekme ve uyarı edatı. Cümle: أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ (Dikkat edin, Allah'ın dostlarına korku yoktur.)
Konu Özeti
İsrâ Sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 17. suresidir ve Mekke döneminde nazil olmuştur. Sure, adını ilk ayetinde geçen ve gece yürüyüşü anlamına gelen İsrâ olayından almaktadır. Surede temel olarak tevhit inancı, insanın ahlaki ve hukuki sorumlulukları, anne-babaya hürmet, adalet, israftan kaçınma, ahlasi erdemler, İsrailoğullarının tarihi ve Kur'an'ın insanlık için bir hidayet rehberi olduğu konuları işlenmektedir. Metin boyunca iman esasları ve toplumsal ahlak kuralları vurgulanmaktadır.20 Önemli Arapça Kelime ve Örnek Cümleler
- سُبْحَانَ (Sübhâne): Tenzih etmek, yüceltmek. Örnek: سُبْحَانَ Allâh'ı her türlü noksanlıktan tenzih ederiz.
- عَبْد (Abd): Kul, köle. Örnek: O salih bir عَبْد idi.
- لَيْلًا (Leylen): Gece vaktinde. Örnek: Yolculuk لَيْلًا başladı.
- مَسْجِد (Mescid): Secde edilen yer, cami. Örnek: مَسْجِد müminlerin buluşma yeridir.
- كِتَاب (Kitâb): Kitap, yazılı belge. Örnek: كِتَاب okunmak üzere indirilmiştir.
- هُدًى (Hüden): Hidayet, kılavuz, yol gösterici. Örnek: Kur'an insanlara هُدًى dır.
- رَبّ (Rabb): Terbiye eden, sahip, rab. Örnek: رَبّ her şeyi en iyi bilendir.
- سَبِيل (Sebîl): Yol, cadde, istikamet. Örnek: Doğru سَبِيل bellidir.
- شَكُور (Şekûr): Çok şükreden, nimetin kıymetini bilen. Örnek: O شَكُور bir kuldur.
- ذُرِّيَّة (Zürriyet): Soy, nesil, evlatlar. Örnek: ذُرِّيَّة iyi yetiştirilmelidir.
- قَضَيْنَا (Kadeynâ): Hükmettik, karar verdik, bildirdik. Örnek: Biz onlara قَضَيْنَا.
- إِحْسَان (İhsan): İyilik, güzellik yapmak. Örnek: Anne babaya إِحْسَان ediniz.
- بَلَغَ (Belege): Ulaştı, erişti. Örnek: Yaşı بَلَغَ kemale erdi.
- كِبَر (Kiber): İhtiyarlık, yaşlılık. Örnek: كِبَر döneminde onlara iyi davranın.
- أُفّ (Uff): Usanç veya şikayet ifade eden söz. Örnek: Onlara أُفّ bile demeyin.
- كَرِيم (Kerim): Değerli, cömert, güzel. Örnek: Onlara كَرِيم söz söyleyin.
- خَفْض (Hafd): Alçaltmak, tevazu göstermek. Örnek: Kanatlarını خَفْض et.
- رَحْمَة (Rahme): Merhamet, şefkat. Örnek: Onlara karşı رَحْمَة göster.
- تَبْذِير (Tebzir): Saçıp savurma, israf. Örnek: تَبْذِير edenler şeytanın kardeşidir.
- سُلْطَان (Sultan): Yetki, delil, güç. Örnek: Haklı bir سُلْطَان sahibi olun.
İsrâ Suresi Dilbilgisi ve Kelime Testi (40 Soru)



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.