☝📖İbrahimi ﷺ Muhammedi ﷺ Hanif İslam📖☝﷽𐰃𐰠𐰯☝📖المحمدية☝Muhammediyye📖☝𐰃𐰠𐰯༺الله أكبر ༻

Güncel Duyuru Eylül 2026

Kur'anla Arapça Dilbilgisi derslerimiz ve 116 tane Arapça dilbilgisi konu testi sitemize eklendi..

☝المحمدية☝الاامام سيد محمد هاشمي الموسوي 📖 ☝

☝https://www.muhammediyye.org/
📖-المحمدية-📖

Teoriye göre;İlluminati(hizbüşşeytan) yani uzaylı ve insan melezi ırklar,yarı vampir,yılan,ejderha vs melez soylardan oluşan topluluk,masonik, illuminatik firavun ve nemrud soylarının hipnoz,büyü,zihin kontrolü,algı yönetimi ile bireyler ve toplumları yönetmesi,hizbüşşeytan illumiatinin küresel illuminatik sistemi; siyaset,medya,sivil toplum,terör örgütleri,mafya,enerji,silah,ilaç,gıda tekeli alanlarda illuminati vardır!

Destek olmak isteyen kardeşlerimiz iletişim formundan bize yazınız Allah razı olsun.

Kuranla-Arapca-18. Kehf Sûresi

☝https://www.muhammediyye.org/
📖-المحمدية علي الكتاب و السنة الصحيحة-📖
Üye olmak isteyen kardeşlerimiz iletişim formundan bize yazınız Allah razı olsun.Kardeşlerimize Önemli :
اعوذ بالله من الشيطان الرجيم
 بسم الله الرحمان الرحيم
 الحمد لله رب العالمين و الصلاة و السلام علي امامنا محمد
 و آله و اهل بيته و صحبه و امته اجمعين
Euzü billahi mineşeydanirracimi ve min hizbihi..
Bismillahirrahmanirrahiym
Allahım cc Şeytandan ve onun hizbi tağutlardan
marid ve hannaslardan,cibt ve belamlardan sana sığınırız.Rahman ve rahiym olan Allahın cc adıyla.. 
Ahmedilik,kadıyanilik,bahailik,Vahhabilik,Şiilik,
illuminati,masonluk,yahudilik,nasırilik,nusayrilik,yezidilik,
sağcılık,solculuk,islamcılık,ateizm,deizm, budizm,hinduizm gibi  İbrahimi  ﷺ Muhammedi  ﷺ hanif İslama aykırı dini,felsefi ve ideolojik akımlardan imanımızı ve dinimizi koruyalım!     
İbrahimi  ﷺ Muhammedi  ﷺ hanif din islamdır!
İslam ise; peygamberler peygamberi cenabı Muhammed   dinidir!..
Nemrut,Firavun,İsis,ra ve el gibi tağutlar(illuminati) ve onların günümüzdeki soylarının ve taraftarlarının dini(inanış,felsefe,ideolojilerinin) değil!
𐰃𐰠𐰯Kur'an ve sahih sünnetin izinde Muhammediyiz𐰃𐰠𐰯
📖☝ المحمدية علي الكتاب و السنة☝📖 Arapça Dersleri☝İslami Sohbetler☝İslami İlimler☝Manevi Rehberlik☝  instagram: https://www.instagram.com/muhammediyye
  • Ders1
  • Ders2
  • Konu Testi
  • Sureler
  • Arapça Dersler
  • ☝📖المحمدية📖☝

Kuranla-Arapca-18. Kehf Sûresi-1-57. Ayetler

Konu Özeti: Kehf Sûresi'nin 1-57. ayetleri arasında; Allah'a hamd ile Kur'an-ı Kerim'in indirilişi ve ilahi mesajın hakikati vurgulanır. Devamında Ashâb-ı Kehf'in (Mağara arkadaşları) inançları uğruna sığındıkları mağaradaki ibretlik uykuları ve mucizevi durumları anlatılır. Ayrıca dünya hayatının geçici süsü, servet ve gurura kapılan iki bahçe sahibi (iki adam) misali, kıyamet sahneleri ve insan tabiatındaki tartışmacı yön ile ilahi uyarılar ele alınmaktadır.

Kehf Sûresi 1-57. Ayetler (Arapça Metin ve Türkçe Meali)

1. الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا
Meal: Hamd, kulu üzerine Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan Allah'a mahsustur.
2. قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا
Meal: (O Kitab'ı) katından şiddetli bir azapla uyarmak ve salih ameller işleyen müminler için güzel bir mükafat olduğunu müjdelemek üzere dosdoğru kılmıştır.
3. مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا
Meal: Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.
4. وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا
Meal: Ve "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için.
5. مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ ۚ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ ۚ إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا
Meal: Bu konuda ne kendilerinin ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne kadar büyüktür! Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
6. فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا
Meal: Demek ki onlar bu söze inanmazlarsa, arkalarından üzüntüden neredeyse kendini helak edeceksin!
7. إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا
Meal: Biz yeryüzündekileri ona bir süs yaptık; hangisinin daha güzel amel edeceğini sınamak için.
8. وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا
Meal: Şüphesiz biz yeryüzündekileri kupkuru bir toprak yapacağız.
9. أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا
Meal: Yoksa sen, Mağara ve Rakim ashabının bizim ibret verici delillerimizden sadece bir tanesi mi sandın?
10. إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
Meal: Hani o gençler mağaraya sığınmışlar ve şöyle demişlerdi: "Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizde bize başarı lütfet."
11. فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا
Meal: Bunun üzerine biz de o mağarada yıllarca onların kulaklarına perdeler vurduk (derin bir uyku verdik).
12. ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا
Meal: Sonra, ne kadar kaldıklarını hesap etmek için iki gruptan hangisinin daha iyi bildiğini ortaya çıkarmak üzere onları uyandırdık.
13. نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ ۚ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى
Meal: Biz sana onların haberini gerçeği olarak anlatıyoruz. Şüphesiz onlar Rablerine iman etmiş gençlilerdi; biz de onların hidayetini artırmıştık.
14. وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا ۖ لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا
Meal: Kalplerine metanet vermiştik; hani kalkıp şöyle demişlerدی: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O'ndan başkasına asla ilah demeyiz; yoksa hakikatten çok uzak bir söz söylemiş oluruz."
15. هَؤُلَاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً ۖ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ ۖ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا
Meal: "Şu bizim kavmimiz, O'ndan başka ilahlar edindiler. Onların üzerine apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?"
16. وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرْفَقًا
Meal: "(Aralarından biri şöyle demişti:) Madem ki onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde size kolaylık sağlasın."
17. وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ۚ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ ۗ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ ۖ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا
Meal: Güneşin doğduğunda mağaralarının sağına kaydığını, battığında ise onları sol tarafa bıraktığını görürsün; onlar ise mağaranın geniş bir yerindedirler. Allah kime hidayet ederse işte o hidayete ergendir.
18. وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ ۚ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ ۚ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَسِيدِ ۚ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا
Meal: Sen onları uyanık sanırsın, oysa uyusalar da biz onları sağa ve sola çeviriyorduk. Köpekleri de eşikte ön ayaklarını uzatmış yatıyordu. Onları görseydin kaçardın ve içini korku doldururdu.
19. وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ ۚ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ ۖ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ ۚ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا
Meal: Böylece onları uyandırdık ki sormasınlar. Biri "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Bir gün veya günün bir kısmı" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz bilir; birinizi gümüş paralarınızla şehre gönderin, baksın hangi yiyecek daha temizse size rızık getirsin ve kimseye sezdirmesin" dediler.
20. إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا
Meal: "Çünkü eğer onlar sizi ele geçirirse ya taşlayarak öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler; o takdirde asla ebediyen kurtuluşa eremezsiniz."
21. وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا ۖ رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ ۚ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا
Meal: Böylece halini duyurduk ki Allah'ın vaadinin hak ve kıyamette şüphe olmadığını bilsinler. "Üzerlerine bir bina yapın" dediler. İşi ele alanlar ise "Mutlaka üzerlerine bir mescit yapacağız" dediler.
22. سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ ۖ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ ۚ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ ۗ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاءً ظَاهِرًا وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا
Meal: "(İnsanlar) Üçüncüleridir köpektir" diyecekler. De ki: "Onların sayısını Rabbim bilir, onları pek azı dışında kimse bilmez." Onlar hakkında açık bir tartışmadan başka tartışmaya girme.
23. وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا
Meal: Hiçbir şey için sakın "Ben bunu yarın yapacağım" deme,
24. إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ ۚ وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا
Meal: "Ancak Allah dilerse (inşallah de)." Unuttuğun zaman Rabbini an ve de ki: "Umulur ki Rabbim beni bundan daha doğru bir yola iletir."
25. وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا
Meal: Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz yıl da eklediler.
26. قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا ۖ لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۚ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ ۚ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا
Meal: De ki: "Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah'tır. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O ne güzel görendir, ne güzel işitendir! O'ndan başka hiçbir yardımcıları yoktur."
27. وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَ ۖ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا
Meal: Rabbinin kitabından sana vahyedilenleri oku. O'nun kelimelerini değiştirecek kimse yoktur; O'ndan başka asla sığınacak bir yer de bulamazsın.
28. وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا
Meal: Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek O'na yalvaranlarla birlikte nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye itaat etme.
29. وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ ۖ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ ۚ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا ۚ وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ ۚ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا
Meal: De ki: "Hak Rabbinizdendir; dileyen inansın, dileyen inkâr etsin." Zalimler için duvarları onları kuşatacak bir ateş hazırladık. Yardım istediklerinde erimiş maden gibi yüzleri haşlayan su verilir.
30. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا
Meal: İnanıp salih ameller işleyenlere gelince; şüphesiz biz güzel iş yapanların ecirlerini zayi etmeyiz.
31. أُولَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ ۚ نِعْمَ الثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا
Meal: Onlar için altından nehirler akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler, yeşil elbiseler giyerler, koltuklara yaslanırlar. Ne güzel mükafat!
32. وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَافٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا
Meal: Onlara şu iki adamın misalini ver: Bunlardan birine üzüm bağlarından iki bahçe vermiş, etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik.
33. كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ آتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًا ۚ وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَرًا
Meal: İki bahçe de ürünlerini vermiş, mahsulünden hiçbir şeyi eksiltmemişti. İkisi arasından bir de nehir akıtmıştık.
34. وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرًا
Meal: Onun başka ürünleri de vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: "Ben malca senden daha zengin ve insan olarak da daha güçlü-kuvvetliyim."
35. وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ قَالَ مَا أَظُنُّ أَنْ تَبِيدَ هَذِهِ أَبَدًا
Meal: Kendi nefsine zulmederek bahçesine girdi ve şöyle dedi: "Bunun ebediyen yok olacağını sanmıyorum."
36. وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِنْ رُدِدْتُ إِلَى رَبِّي لَأَجِدَنَّ خَيْرًا مِنْهَا مُنْقَلَبًا
Meal: "Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Eğer Rabbime döndürülsem, yemin ederim ki bundan daha hayırlı bir sonuç bulurum."
37. قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلًا
Meal: Arkadaşı onunla konuşurken ona şöyle dedi: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratan, sonra da seni düzgün bir adam biçimine sokan (Allah'ı) inkâr mı ettin?"
38. لَكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي وَلَا أُشْرِكُ بِرَبِّي أَحَدًا
Meal: "Fakat O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam."
39. وَلَوْلَا إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاءَ اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ ۚ إِنْ تَرَنِ أَنَا أَقَلَّ مِنْكَ مَالًا وَوَلَدًا
Meal: "Bahçene girdiğinde, 'Maşallah, kuvvet yalnız Allah'ındır' demez miydin? Eğer beni mal ve evlat bakımından kendinden az görüyorsan".
40. فَعَسَى رَبِّي أَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِنَ السَّمَاءِ فَتُصْبِحَ صَعِيدًا زَلَقًا
Meal: "Umulur ki Rabbim bana senin bahçenden daha hayırlısını verir, seninkinin üzerine de gökten bir afet gönderir de bahçe kaypak ve yalçın bir toprak haline geliverir."
41. أَوْ يُصْبِحَ مَاؤُهَا غَوْرًا فَلَنْ تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَبًا
Meal: "Yahut suyu dibe çekilir de bir daha onu asla bulamazsın."
42. وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِ فَأَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلَى مَا أَنْفَقَ فِيهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّي أَحَدًا
Meal: Ürünleri mahvoldu; bahçe çardakları üzerine çökmüşken yaptığı masraflara ellerini ovalayıp duruyor ve "Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!" diyordu.
43. وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِرًا
Meal: Ona Allah'tan başka yardım edecek bir topluluğu da bulunmadı, kendi kendine de yardım edemedi.
44. هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ ۚ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا
Meal: İşte bu durumda dostluk hak olan Allah'a mahsustur. O, mükafat bakımından da sonuç bakımından da en hayırlıdır.
45. وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْأَرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيمًا تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ ۚ وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا
Meal: Onlara dünya hayatının misalini ver: Gökten indirdiğimiz, bitkinin karıştığı, nihayet rüzgârların savurduğu çer çöp haline gelen su gibidir. Allah her şeye kadirdir.
46. الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۚ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلًا
Meal: Servet ve oğullar dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan salih ameller ise Rabbinin katında sevap ve ümit bağlamak bakımından daha hayırlıdır.
47. وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا
Meal: Dağları yürüteceğimiz ve yeryüzünü çırılçıplak göreceğiniz günü (hatırla); onları mahşerde toplarız da içlerinden hiçbirini bırakmayız.
48. وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفًّا لَقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ ۚ بَلْ زَعَمْتُمْ أَنْ لَنْ نَجْعَلَ لَكُمْ مَوْعِدًا
Meal: Hepsi saf halinde Rabbine arz olunmuşlardır: "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi bize geldiniz; hayır, sizin için bir buluşma zamanı tayin etmediğimizi zannetmiştiniz."
49. وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا ۚ وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا ۚ وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا
Meal: Kitap konulmuştur; suçluların korktuklarını görürsün. "Eyvah bize! Bu nasıl kitap ki küçük büyük hiçbir şeyi bırakmaksızın sayıp dökmüş!" derler. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabbin zulmetmez.
50. وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ ۗ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوًّا ۚ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا
Meal: Meleklere "Âdem'e secde edin" demiştik, İblis hariç secde ettiler. O cinlerdendi, emirden çıktı. Beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Zalimler için bu ne fena bir değişmedir!
51. مَا أَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنْفُسِهِمْ وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ المُضِلِّينَ عَضُدًا
Meal: Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de kendi yaratılışlarına şahit tuttum. Saptıranları yardımcı edinen de değilim.
52. وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَائِيَ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ مَوْبِقًا
Meal: O gün (Allah) şöyle buyuracaktır: "Ortaklarım olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın!" Çağırırlar ama cevap vermezler. Aralarında bir uçurum koymuşuzdur.
53. وَرَأَى الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّوا أَنَّهُمْ مُوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفًا
Meal: Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini anlarlar; ondan kaçıp kurtulacakları bir yer de bulamazlar.
54. وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ لِلنَّاسِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ ۚ وَكَانَ الْإِنْسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلًا
Meal: Andolsun ki biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali açıkladık. İnsan ise her şeyden çok tartışmaya düşkündür.
55. وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَنْ يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءَهُمُ الْهُدَى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ إِلَّا أَنْ تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلاً
Meal: Kendilerine hidayet geldiğinde insanların iman etmelerini engelleyen şey, ancak evvelkilerin sünnetinin gelmesi veya azabın gözleri önünde belirivermesi olmuştur.
56. وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ ۚ وَيُجَادِلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا
Meal: Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. İnkâr edenler hakkı batılla yok etmek için tartışırlar; ayetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alaya aldılar.
57. وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ فَأَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ ۚ إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ تَدْعُهُمْ إِلَى الْهُدَى فَلَنْ يَهْتَدُوا إِذًا أَبَدًا
Meal: Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren ve elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim olabilir? Kalplerine perdeler, kulaklarına ağırlık koyduk.

Kelime ve Dilbilgisi Örnekleri

1. Arapça İsim Örnekleri (25 Adet)

  • الْكِتَابُ (El-Kitâb / Kitap): Yazılı metin, Kur'an.
    Cümle: أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ (Kulu üzerine Kitab'ı indirdi.)
  • عِوَج (İvec / Eğrilik): Çelişki, eğri durum.
    Cümle: وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا (Onda hiçbir eğrilik kılmadı.)
  • بَأْس (Ba's / Azap, güç): Şiddetli sıkıntı.
    Cümle: لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا (Şiddetli bir azabla uyarsın.)
  • أَجْر (Ecr / Mükafat): Karşılık, ücret.
    Cümle: أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا (Onlar için güzel bir mükafat vardır.)
  • وَلَد (Veled / Çocuk): Evlat.
    Cümle: اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا (Allah çocuk edindi.)
  • عِلْم (İlm / Bilgi): İlim.
    Cümle: مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ (Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur.)
  • حَدِيث (Hadis / Söz): Haber, söylenilen söz.
    Cümle: إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ (Bu söze inanmazlarsa)
  • أَرْض (Erd / Yeryüzü): Toprak, yer.
    Cümle: مَا عَلَى الْأَرْضِ (Yeryüzünde olanlar)
  • زِينَة (Zînet / Süs): Güzellik, süs.
    Cümle: زِينَةً لَهَا (Onun için bir süs)
  • عَمَل (Amel / İş): Eylem, amel.
    Cümle: أَحْسَنُ عَمَلًا (Amel bakımından en güzel)
  • كَهْف (Kehf / Mağara): Sığınılacak mağara.
    Cümle: أَصْحَابَ الْكَهْفِ (Mağara ashabı)
  • رَقِيم (Rakîm / Kitabe): Levha / dağ.
    Cümle: وَالرَّقِيمِ (Ve Rakim ashabı)
  • فِتْيَة (Fitye / Gençler): Delikanlılar.
    Cümle: إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ (Gençler sığındığı zaman)
  • رَحْمَة (Rahmet / Merhamet): İnayet.
    Cümle: رَحْمَةً مِنْ لَدُنْكَ (Katından bir rahmet)
  • رَشَد (Reşed / Doğruluk): Başarı, doğru yol.
    Cümle: أَمْرِنَا رَشَدًا (İşimizde başarı)
  • سَنَة (Sene / Yıl): Yıl, sene.
    Cümle: سِنِينَ عَدَدًا (Sayılı yıllar)
  • شَمْس (Şems / Güneş): Güneş yıldızı.
    Cümle: وَتَرَى الشَّمْسَ (Güneşi görürsün)
  • كَلْب (Kelb / Köpek): Köpek.
    Cümle: وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ (Köpekleri uzatmıştır)
  • مَدِينَة (Medine / Şehir): Yerleşim yeri.
    Cümle: إِلَى الْمَدِينَةِ (Şehre)
  • طَعَام (Taam / Yiyecek): Gıda, yemek.
    Cümle: أَزْكَى طَعَامًا (En temiz yiyecek)
  • مَسْجِد (Mescid / Mescit): İbadethane.
    Cümle: لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا (Mescit yapacağız)
  • حَيَاة (Hayat / Yaşam): Dünya yaşamı.
    Cümle: الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Dünya hayatı)
  • نَار (Nâr / Ateş): Cehennem ateşi.
    Cümle: نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ (Onları kuşatan ateş)
  • جَنَّة (Cennet / Bahçe): Cennet, bağ.
    Cümle: جَنَّاتُ عَدْنٍ (Adn cennetleri)
  • بَشَر (Beşer / İnsan): İnsan.
    Cümle: إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ (Ben ancak bir beşerim)

2. Arapça Fiil Örnekleri (25 Adet)

  • أَنْزَلَ (Enzele / İndirdi): Kökü: ن ز ل.
    Cümle: أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ (Kuluna indirdi.)
  • جَعَلَ (Ceale / Kıldı, yaptı): Kökü: ج ع ل.
    Cümle: وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا (Eğrilik kılmadı.)
  • أَنْذَرَ (Enzere / Uyardı): Kökü: ن ذ ر.
    Cümle: لِيُنْذِرَ بَأْسًا (Uyarsın diye.)
  • بَشَّرَ (Beşşere / Müjdeledi): Kökü: ب ش ر.
    Cümle: وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ (Müminleri müjdelesin.)
  • عَمِلَ (Amile / Amel işledi): Kökü: ع م ل.
    Cümle: يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ (Salih ameller işlerler.)
  • قَالَ (Kâle / Dedi): Kökü: ق و ل.
    Cümle: فَقَالُوا رَبَّنَا (Rabbimiz dediler.)
  • خَرَجَ (Harace / Çıktı): Kökü: خ ر ج.
    Cümle: تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ (Ağızlarından çıkar.)
  • آمَنَ (Âmene / İman etti): Kökü: أ م ن.
    Cümle: آمَنُوا بِرَبِّهِمْ (Rablerine iman ettiler.)
  • بَلَا (Belâ / Sınadı): Kökü: ب ل و.
    Cümle: لِنَبْلُوَهُمْ (Onları sınayalım diye.)
  • أَوَى (Evâ / Sığındı): Kökü: أ و ي.
    Cümle: إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ (Gençler sığındı.)
  • هَيَّأَ (Heyye'e / Hazırladı): Kökü: ه ي ئ.
    Cümle: وَهَيِّئْ لَنَا (Bize hazırla.)
  • بَعَثَ (Bease / Uyandırdı): Kökü: ب ع ث.
    Cümle: ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ (Sonra onları uyandırdık.)
  • رَبَطَ (Rabata / Bağladı): Kökü: ر ب ط.
    Cümle: وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ (Kalplerine metanet verdik.)
  • عَبَدَ (Abede / İbadet etti): Kökü: ع ب د.
    Cümle: وَمَا يَعْبُدُونَ (Taptıkları şeyler.)
  • طَلَعَ (Talae / Doğdu): Kökü: ط ل ع.
    Cümle: إِذَا طَلَعَتْ (Doğduğu zaman.)
  • غَرَبَ (Ğarabe / Battı): Kökü: غ ر ب.
    Cümle: وَإِذَا غَرَبَتْ (Battığı zaman.)
  • حَسِبَ (Hasibe / Sandı): Kökü: ح س ب.
    Cümle: أَمْ حَسِبْتَ (Yoksa sandın mı?)
  • نَسِيَ (Nesiye / Unuttu): Kökü: ن س ي.
    Cümle: إِذَا نَسِيتَ (Unuttuğun zaman)
  • صَبَرَ (Sabara / Sabretti): Kökü: ص ب ر.
    Cümle: وَاصْبِرْ نَفْسَكَ (Nefsini sabırlı tut.)
  • ظَلَمَ (Zaleme / Zulmetti): Kökü: ظ ل م.
    Cümle: وَهُوَ ظَالِمٌ (O zalim iken)
  • خَلَقَ (Halaqa / Yarattı): Kökü: خ ل ق.
    Cümle: الَّذِي خَلَقَكَ (Seni yaratan)
  • أَنْفَقَ (Enfeka / Harcadı): Kökü: ن ف ق.
    Cümle: عَلَى مَا أَنْفَقَ (Harcadığı şeyler üzerine)
  • نَادَى (Nâdâ / Çağırdı): Kökü: ن د و.
    Cümle: نَادُوا شُرَكَائِي (Ortaklarımı çağırın!)
  • دَعَا (Deâ / Davet etti): Kökü: د ع و.
    Cümle: فَدَعَوْهُمْ (Onları çağırdılar)
  • ذَكَرَ (Zakere / Andı): Kökü: ذ ك ر.
    Cümle: مَنْ ذُكِّرَ (Kendisine hatırlatılan)

3. Arapça Edat Örnekleri (Harfi Cerler Hariç - 15 Adet)

  • لَمْ (Lem / Olumsuzluk edatı - Mazi fiili cezmeder):
    Cümle: وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا (Onda eğrilik kılmadı.)
  • أَنَّ (Enne / İsim cümlesinin başında tekit/tasdik edatı):
    Cümle: أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا (Onlar için güzel mükafat olduğunu)
  • مَا (Mâ / Olumsuzluk veya ne / ma-i nafiye):
    Cümle: مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ (Hiç bilgileri yoktur.)
  • لَا (Lâ / Olumsuzluk edatı):
    Cümle: لَا رَيْبَ فِيهَا (Onda şüphe yoktur.)
  • إِنْ (İn / Şart edatı):
    Cümle: إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا (Eğer inanmazlarsa)
  • بَلْ (Bel / İtiraz / aksine edatı):
    Cümle: بَلْ زَعَمْتُمْ (Bilakis zannettiniz)
  • قَدْ (Kad / Tahkik / kesinlik edatı):
    Cümle: وَقَدْ أَحَطْنَا (Kesinlikle kuşattık)
  • سَـ (Se / Gelecek zaman prefixi):
    Cümle: وَسَنَقُولُ لَهُ (Ona yakında söyleyeceğiz)
  • أَمْ (Em / Soru / yoksa edatı):
    Cümle: أَمْ حَسِبْتَ (Yoksa sandın mı?)
  • هَلْ (Hel / Soru edatı):
    Cümle: هَلْ أَتَّبِعُكَ (Sana tabi olayım mı?)
  • لَوْ (Lev / Şart / dilek edatı - keşke, eğer):
    Cümle: وَلَوْلَا إِذْ دَخَلْتَ (Girdiğinde demez miydin?)
  • كَيْفَ (Keyfe / Soru edatı - nasıl):
    Cümle: وَكَيْفَ تَصْبِرُ (Nasıl sabredeceksin?)
  • أَيُّ (Eyyü / Soru / hangi edatı):
    Cümle: أَيُّهُمْ أَحْسَنُ (Hangisi daha güzeldir?)
  • لَيْتَ (Leyte / Temenni edatı - keşke):
    Cümle: يَا لَيْتَنِي (Keşke ben olsaydım!)
  • إِنَّمَا (İnnemâ / Hasr / ancak, yalnız edatı):
    Cümle: إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ (Ben ancak bir beşerim)

Kuranla-Arapca-18. Kehf Sûresi-58-110.ayetler

Konu Özeti: Kehf Sûresi'nin 58-110. ayetleri arasında; Allah’ın kullarına karşı merhameti ve mühlet vermesi (58-59), Hz. Musa ile Hızır (as) arasında geçen, zahiren farklı görünen olayların arkasındaki ilâhî hikmetler ve kader sırları (60-82), Zülkarneyn'in doğu ve batı seyahatleri ile Yecüc ve Mecüc seddi (83-99), ahiret sahneleri, kâfirlerin ve inananların akıbetleri, son olarak da Hz. Peygamber’in (sav) bir insan olduğunu vurgulayan ve tevhit inancını özetleyen 110. ayet yer almaktadır.

Arapça Metin ve Türkçe Çevirileri

58. وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِهِ مَوْئِلًا
Meali: Rabbin, çok bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir. Eğer yaptıkları yüzünden onları hemen cezalandırsaydı, azaplarını çarçabuk verirdi. Fakat onlar için belirlenmiş bir vakit vardır ki, o zaman gelince hiçbir sığınak bulamazlar.
59. وَتِلْكَ الْقُرَى أَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِمْ مَوْعِدًا
Meali: İşte zulmettiklerinde yok ettiğimiz memleketler... Helak edilmeleri için de belli bir zaman tayin etmiştik.
60. وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا
Meali: Hani Mûsâ beraberindeki gence demişti ki: "İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, ya da uzun zaman gideceğim."
61. فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَبًا
Meali: Onlar iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını unuttular. Balık, denizde bir yol takip edip gitmişti.
62. فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَاهُ آتِنَا غَدَاءَنَا لَقَدْ لَقِينَا مِنْ سَفَرِنَا هَذَا نَصَبًا
Meali: Oradan uzaklaşınca (Mûsâ) gençe dedi ki: "Kuşlığa yemeğimizi getir bize; andolsun bu yolculuğumuzda biz yorgunluk çektik."
63. قَالَ أَرَأَيْتَ إِذْ أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ فَإِنِّي نَسِيتُ الْحُوتَ وَمَا أَنْسَانِيهُ إِلَّا الشَّيْطَانُ أَنْ أَذْكُرَهُ وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ عَجَبًا
Meali: (Genç) dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum! Onu hatırlamamı bana ancak şeytan unutturdu; balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti."
64. قَالَ ذَلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ فَارْتَدَّا عَلَى آثَارِهِمَا قَصَصًا
Meali: (Mûsâ) "İşte aradığımız o idi" dedi ve izlerini takip ederek geri döndüler.
65. فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَا آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا
Meali: Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.
66. قَالَ لَهُ مُوسَى هَلْ أَتَبِعُكَ عَلَى أَنْ تُعَلِّمَنِي مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا
Meali: Mûsâ ona, "Sana öğretilen ilimden bana da, doğru yolu gösteren bir bilgi öğretmeni için sana uyabilir miyim?" dedi.
67. قَالَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا
Meali: (O kul) dedi ki: "Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin."
68. وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا
Meali: "(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin?"
69. قَالَ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ صَابِرًا وَلَا أَعْصِي لَكَ أَمْرًا
Meali: (Mûsâ) "İnşallah beni sabırlı bulacaksın; hiçbir hususta sana karşı gelmeyeceğim" dedi.
70. قَالَ فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَنْ شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا
Meali: (O kul) dedi ki: "Eğer bana uyacaksan, ben sana bir açıklama yapıncaya kadar bana hiçbir şey sorma!"
71. فَانْطَلَقَا حَتَّى إِذَا رَكِبَا فِي السَّفِينَةِ خَرَقَهَا قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا إِمْرًا
Meali: Bunun üzerine yürüdüler. Nihayet bindikleri gemiyi (Hızır) deldi. Mûsâ, "Gemi halkını boğmak için mi onu deldin? Doğrusu çok şaşkınlık verici bir şey yaptın!" dedi.
72. قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا
Meali: (Hızır) dedi ki: "Ben sana, 'Sen kesinlikle benimle beraberliğe sabredemezsin' demedim mi?"
73. قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِي بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرْهِقْنِي مِنْ أَمْرِي عُسْرًا
Meali: (Mûsâ) "Unuttuğumdan dolayı beni azarlama ve işimde bana güçlük çıkarma" dedi.
74. فَانْطَلَقَا حَتَّى إِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا نُكْرًا
Meali: Yine yürüdüler. Nihayet bir çocukla karşılaştıkları zaman (Hızır) hemen onu öldürdü. Mûsâ, "Bir cana kıymamış tertemiz bir canı katlettin ha? Andolsun çok kötü bir şey yaptın!" dedi.
75. قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا
Meali: (Hızır) dedi ki: "Ben sana, 'Sen kesinlikle benimle beraberliğe sabredemezsin' demedim mi?"
76. قَالَ إِنْ سَأَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنِّي عُذْرًا
Meali: (Mûsâ) dedi ki: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme! Hakikaten benden (ayrılmak için) son özre ulaştın."
77. فَانْطَلَقَا حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ أَنْ يَنْقَضَّ فَأَقَامَهُ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَاتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا
Meali: Derken yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları konuk etmekten kaçındı. Orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldu; (Hızır) onu hemen doğrulttu. (Mûsâ) "İsteseydin buna karşı elbette bir ücret alırdın" dedi.
78. قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا
Meali: (Hızır) şöyle dedi: "İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim."
79. أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَأَرَدْتُ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا
Meali: "Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselere ait idi; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde, her sağlam gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı."
80. وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا
Meali: "Çocuğa gelince, onun ana babası mümin kimselerdi. Bunları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk."
81. فَأَرَدْنَا أَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا
Meali: "İstedik ki Rableri onlara o çocuğun yerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin."
82. وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا
Meali: "Duvara gelince, şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi; altında da kendilerine ait bir hazine bulunuyordu. Babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istediler ki o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabblerinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte sabredemediğin şeylerin içyüzü budur."
83. وَيَسْأَلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِ قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًا
Meali: Sana Zülkarneyn hakkında soruyorlar. De ki: "Size ondan bir hatıra okuyacağım."
84. إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا
Meali: "Biz ona yeryüzünde bir kudret verdik ve kendisine her şeyden bir yol (ulaşacağı imkân) verdik."
85. فَأَتْبَعَ سَبَبًا
Meali: (O da) bir yol takip etti.
86. حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا
Meali: Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu balçıklı bir göze içinde batarken buldu; bunun yanında bir kavim buldu. Dedik ki: "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın ya da haklarında iyilik etme yolunu seçersin."
87. قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا
Meali: (Zülkarneyn) dedi ki: "Ama kim zulmederse, onu cezalandıracağız; sonra da Rabbi onu çok şiddetli bir azaba uğratacaktır."
88. وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاءً الْحُسْنَى وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا
Meali: "Ama kim iman eder ve salih amel işlerse, onun için de en güzel karşılık vardır; biz de ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz."
89. ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
Meali: Sonra (yine) bir yol takip etti.
90. حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهِمْ سِتْرًا
Meali: Nihayet güneşin doğduğu yere varınca, onu öyle bir kavim üzerine doğarken buldu ki, onlarla güneş arasında hiçbir örtü kılmamıştık.
91. كَذَلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا
Meali: İşte böyle; onun yanında ne varsa hepsini tam olarak biliyorduk.
92. ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
Meali: Sonra (yine) bir yol takip etti.
93. حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًا لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا
Meali: Nihayet iki dağın arasına ulaştığında, onların önünde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu.
94. قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَى أَنْ تَجْعَلَ بَيْنَهُمَا سَدًّا
Meali: (O kavim) dedi ki: "Ey Zülkarneyn! Ye'cüc ve Me'cüc yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onun için bizimle onlar arasında bir set yapman şartıyla sana bir vergi verelim mi?"
95. قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا
Meali: (Zülkarneyn) dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar daha hayırlıdır. Bana kuvvetle yardım edin de sizinle onlar arasında muhkem bir set yapayım."
96. آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُوا حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَارًا قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا
Meali: "Bana demir kütleleri getirin." Nihayet iki dağın arasını aynı seviyeye getirdiği zaman, "Körükleyin" dedi. Onu kor haline getirince de, "Bana erimiş bakır getirin, üzerine dökeceğim" dedi.
97. فَمَا اسْطَاعُوا أَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا
Meali: Artık onu ne aşabildiler ne de onu delebildiler.
98. قَالَ هَذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبِّي فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ رَبِّي جَعَلَهُ دَكَّاءَ وَكَانَ وَعْدُ رَبِّي حَقًّا
Meali: (Zülkarneyn) dedi ki: "Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi geldiği zaman onu yerle bir eder; Rabbimin vaadi haktır."
99. وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا
Meali: O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirine girerler. Sûra da üflenmiştir; böylece onları topyekün bir araya getirmişizdir.
100. وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِرِينَ عَرْضًا
Meali: O gün cehennemi de kâfirlere öyle bir arz edeceğiz ki!
101. الَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِي غِطَاءٍ عَنْ ذِكْرِي وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا
Meali: Onlar ki, beni hatırlatan ayetlerime karşı gözleri bir örtü içindeydiler ve (davetime) kulak vermeye de tahammül edemiyorlardı.
102. أَفَحَسِبَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنْ يَتَّخِذُوا عِبَادِي مِنْ دُونِي أَوْلِيَاءَ إِنَّا أَعْدَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ نُزُلًا
Meali: İnanmayanlar, beni bırakıp da kullarımı kendilerine dostlar edinebileceklerini mi sandılar? Şüphesiz biz cehennemi kâfirlere bir konukluk hazırladık.
103. قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا
Meali: De ki: "Amelleri en çok boşa giden kimseleri size bildirelim mi?"
104. الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا
Meali: Onlar, dünya hayatında çabaları boşa girdiği hâlde, kendilerinin güzel iş yaptıklarını sananlardır.
105. أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِهِ فَحَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَزْنًا
Meali: İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir. Kıyamet günü biz onlar için bir tartı tutmayacağız.
106. ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَتَتَحَذُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا
Meali: İşte onların cezası, inkarları, ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya almalarından ötürü cehennemdir.
107. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًا
Meali: İnanıp salih ameller işleyenlere gelince, onlar için konukluk olarak Firdevs cennetleri vardır.
108. خَالِدِينَ فِيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا
Meali: Orada ebedi kalacaklar, ondan başka bir yere gitmek istemeyecekler.
109. قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
Meali: De ki: "Eğer Rabbimin kelimelerini yazmak için deniz mürekkep olsaydı ve benzerini de o kadar yardım olarak getirseydik, Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz tükenirdi."
110. قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا
Meali: De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın."

Kelime ve Dilbilgisi Örnekleri

1. Arapça İsim Örnekleri (25 Adet)

  • الْغَفُورُ (El-Ğafûr / Çok bağışlayıcı):
    Anlamı: Günahları çokça örtüp bağışlayan.
    Cümle: وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِ (Rabbin çok bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir.)
  • رَحْمَة (Rahmet):
    Anlamı: Merhamet, şefkat, acıma.
    Cümle: آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا (Biz ona katımızdan bir rahmet verdik.)
  • عَذَاب (Azâb):
    Anlamı: Ceza, azap, sıkıntı.
    Cümle: لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ (Azabı onlara hemen verirdi.)
  • مَوْعِد (Mev'id):
    Anlamı: Vaat edilen zaman, buluşma vakti.
    Cümle: بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ (Bilakis onlar için belirlenmiş bir vakit vardır.)
  • قَرْيَة (Karye):
    Anlamı: Kasaba, şehir, köy.
    Cümle: أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ (Bir köy halkına geldiler.)
  • بَحْر (Bahr):
    Anlamı: Deniz, büyük su kütlesi.
    Cümle: مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ (İki denizin birleştiği yer.)
  • حُوت (Hût):
    Anlamı: Balık.
    Cümle: نَسِيَا حُوتَهُمَا (Balıklarını unuttular.)
  • سَفَر (Sefer):
    Anlamı: Yolculuk, seyahat.
    Cümle: لَقِينَا مِنْ سَفَرِنَا هَذَا نَصَبًا (Bu yolculuğumuzda yorgunluk çektik.)
  • صَخْرَة (Sahra):
    Anlamı: Kaya, büyük sert taş.
    Cümle: أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ (Kayaya sığındık.)
  • عَبْد (Abd):
    Anlamı: Kul, insan.
    Cümle: فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَا (Kullarımızdan bir kul buldular.)
  • عِلْم (İlm):
    Anlamı: Bilgi, ilim.
    Cümle: وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا (Ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.)
  • أَمْر (Emr):
    Anlamı: İş, buyruk, emir.
    Cümle: وَلَا أَعْصِي لَكَ أَمْرًا (Hiçbir hususta sana karşı gelmeyeceğim.)
  • سَفِينَة (Sefîne):
    Anlamı: Gemi.
    Cümle: رَكِبَا فِي السَّفِينَةِ (Gemiyə bindiler.)
  • غُلَام (Ğulâm):
    Anlamı: Genç, çocuk.
    Cümle: لَقِيَا غُلَامًا (Bir çocukla karşılaştılar.)
  • جِدَار (Cidâr):
    Anlamı: Duvar.
    Cümle: فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا (Orada bir duvar buldular.)
  • مِسْكِين (Miskîn):
    Anlamı: Yoksul, fakir.
    Cümle: كَانَتْ لِمَسَاكِينَ (Yoksul kimselere ait idi.)
  • مَلِك (Melik):
    Anlamı: Hükümdar, kral.
    Cümle: وَكَانَ وَرَاءَهُمْ مَلِكٌ (Arkalarında bir kral vardı.)
  • يَتِيم (Yetîm):
    Anlamı: Babasız, yetim.
    Cümle: لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ (İki yetim çocuğa ait idi.)
  • كَنْز (Kenz):
    Anlamı: Hazine, gömü.
    Cümle: وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ (Altında bir hazine vardı.)
  • سَبَب (Sebeb):
    Anlamı: Sebep, yol, vasıta.
    Cümle: وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا (Ona her şeyden bir yol verdik.)
  • شَمْس (Şems):
    Anlamı: Güneş.
    Cümle: بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ (Güneşin battığı yere ulaştı.)
  • عَيْن (Ayn):
    Anlamı: Pınar, su kaynağı, göz.
    Cümle: تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ (Balçıklı bir pınarda batıyor.)
  • سَدّ (Sedd):
    Anlamı: Set, engel, baraj.
    Cümle: أَنْ تَجْعَلَ بَيْنَهُمَا سَدًّا (Aralarında bir set yapman için.)
  • صُور (Sûr):
    Anlamı: Sûr, boru.
    Cümle: وَنُفِخَ فِي الصُّورِ (Sûra üflenmiştir.)
  • بَشَر (Beşer):
    Anlamı: İnsan, ölümlü varlık.
    Cümle: إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Ben de ancak sizin gibi bir insanım.)

2. Arapça Fiil Örnekleri (25 Adet)

  • يُؤَاخِذُ (Yuâhizü / Cezalandırıyor):
    Kökü: أ خ ذ / Mazi: آخَذَ
    Cümle: لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا (Eğer kazandıkları yüzünden onları hesaba çekseydi.)
  • كَسَبَ (Kesebe / Kazandı):
    Kökü: ك س ب / Mazi: كَسَبَ
    Cümle: بِمَا كَسَبُوا (Kazandıkları günahlar sebebiyle.)
  • أَهْلَكَ (Ahleke / Helak etti):
    Kökü: ه ل ك / Mazi: أَهْلَكَ
    Cümle: أَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا (Zulmettiklerinde onları helak ettik.)
  • ظَلَمَ (Zaleme / Zulmetti):
    Kökü: ظ ل م / Mazi: ظَلَمَ
    Cümle: لَمَّا ظَلَمُوا (Zulmettikleri zaman.)
  • قَالَ (Kâle / Dedi):
    Kökü: ق و ل / Mazi: قَالَ
    Cümle: وَإِذْ قَالَ مُوسَى (Hani Musa demişti ki.)
  • أَبْرَحُ (Ebrahu / Ayrılmıyorum):
    Kökü: ب ر ح / Mazi: بَرِحَ
    Cümle: لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ (Ulaşıncaya kadar durmayacağım.)
  • بَلَغَ (Belege / Ulaştı):
    Kökü: ب ل غ / Mazi: بَلَغَ
    Cümle: حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ (Güneşin battığı yere ulaştığında.)
  • نَسِيَ (Nesiye / Unuttu):
    Kökü: ن س ي / Mazi: نَسِيَ
    Cümle: نَسِيَا حُوتَهُمَا (Balıklarını unuttular.)
  • اتَّخَذَ (İttexeza / Edindi):
    Kökü: أ خ ذ / Mazi: اتَّخَذَ
    Cümle: فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ (Yolunu tutup gitmişti.)
  • أَوَى (Evâ / Sığındı):
    Kökü: أ و ي / Mazi: أَوَى
    Cümle: إِذْ أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ (Kayaya sığındığımız zaman.)
  • آمَنَ (Âmene / İman etti):
    Kökü: أ م ن / Mazi: آمَنَ
    Cümle: وَمَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا (Kim iman edip salih amel işlerse.)
  • عَمِلَ (Amile / Çalıştı, yaptı):
    Kökü: ع م ل / Mazi: عَمِلَ
    Cümle: وَعَمِلَ صَالِحًا (Salih amel işledi.)
  • صَبَرَ (Sabara / Sabretti):
    Kökü: ص ب ر / Mazi: صَبَرَ
    Cümle: إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا (Sen benimle beraberliğe sabredemezsin.)
  • خَرَقَ (Haraqa / Deldi):
    Kökü: خ ر ق / Mazi: خَرَقَ
    Cümle: خَرَقَهَا (Gemiyi deldi.)
  • قَتَلَ (Katale / Öldürdü):
    Kökü: ق ت ل / Mazi: قَتَلَ
    Cümle: فَقَتَلَهُ (Onu öldürdü.)
  • أَقَامَ (Ekâme / Doğrulttu):
    Kökü: ق و م / Mazi: أَقَامَ
    Cümle: فَأَقَامَهُ (Duvarı doğrulttu.)
  • أَرَادَ (Erâde / İstedi):
    Kökü: ر و د / Mazi: أَرَادَ
    Cümle: فَأَرَادَ رَبُّكَ (Rabbin istediler ki.)
  • سَأَلَ (Seele / Sordu):
    Kökü: س ا ل / Mazi: سَأَلَ
    Cümle: وَيَسْأَلُونَكَ (Sana soruyorlar.)
  • تَلَا (Telâ / Okudu):
    Kökü: ت ل و / Mazi: تَلَا
    Cümle: سَأَتْلُو عَلَيْكُمْ (Size okuyacağım.)
  • مَكَّنَ (Mekkene / İktidar verdi):
    Kökü: م ك ن / Mazi: مَكَّنَ
    Cümle: إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ (Biz ona yeryüzünde iktidar verdik.)
  • غَرَبَ (Ğarabe / Battı):
    Kökü: غ ر ب / Mazi: غَرَبَ
    Cümle: تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ (Bir pınarda batıyor.)
  • جَعَلَ (Ceale / Kıldı, yaptı):
    Kökü: ج ع ل / Mazi: جَعَلَ
    Cümle: وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِمْ مَوْعِدًا (Helakleri için bir zaman tayin ettik.)
  • عَرَضَ (Areze / Arz etti):
    Kökü: ع ر ض / Mazi: عَرَضَ
    Cümle: وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ (Cehennemi arz ettik.)
  • ضَلَّ (Dalle / Saptı, boşa gitti):
    Kökü: ض ل ل / Mazi: ضَلَّ
    Cümle: الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ (Çabaları boşa gidenler.)
  • أَوْحَى (Evhâ / Vahyetti):
    Kökü: و ح ي / Mazi: أَوْحَى
    Cümle: يُوحَى إِلَيَّ (Bana vahyolunuyor.)

3. Edat Örnekleri (15 Adet - Harfi Cerler Hariç)

  • لَوْ (Lev / Şart edatı):
    Anlamı: "Eğer, ...seydi" (gerçekleşmemiş şart bildirir).
    Cümle: لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا (Eğer kazandıkları yüzünden onları hesaba çekseydi.)
  • لَنْ (Len / Olumsuzluk edatı):
    Anlamı: "Asla, kat'iyyen" (geleceği olumsuz yapar).
    Cümle: لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِهِ مَوْئِلًا (Asla sığınacak bir yer bulamayacaklar.)
  • بَلْ (Bel / İtiraz / İدrab edatı):
    Anlamı: "Hayır, bilakis".
    Cümle: بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ (Bilakis onlar için belirlenmiş bir vakit vardır.)
  • إِذْ (İz / Zaman edatı):
    Anlamı: "Hani, ...dığı zaman".
    Cümle: وَإِذْ قَالَ مُوسَى (Hani Musa demişti ki.)
  • لَمَّا (Lemmâ / Zaman edatı):
    Anlamı: "...dığı zaman, ne zaman ki".
    Cümle: فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا (İki denizin birleştiği yere varınca.)
  • هَلْ (Hel / Soru edatı):
    Anlamı: Mı / mi (soru sorar).
    Cümle: هَلْ أَتَبِعُكَ (Sana uyabilir miyim?)
  • أَمَّا (Emâ / Dikkat / Tafsil edatı):
    Anlamı: "...e gelince, ise".
    Cümle: أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ (Gemiye gelince, yoksullara ait idi.)
  • فَـ (Fe / Atıf edatı):
    Anlamı: "Bu yüzden, hemen, ardından".
    Cümle: فَأَرَدْتُ أَنْ أَعِيبَهَا (Bu yüzden onu kusurlu kılmak istedim.)
  • ثُمَّ (Summe / Atıf edatı):
    Anlamı: "Sonra, daha sonra".
    Cümle: ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا (Sonra yine bir yol takip etti.)
  • وَـ (Vâv / Atıf bağlacı):
    Anlamı: "Ve".
    Cümle: آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا (İman etti ve salih amel işledi.)
  • أَوْ (Ev / Bağlaç):
    Anlamı: "Veya, ya da".
    Cümle: أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا (Ya da uzun zaman gideceğim.)
  • إِنْ (İn / Şart edatı):
    Anlamı: "Eğer".
    Cümle: إِنْ سَأَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ (Eğer sana bir şey sorarsam.)
  • مَا (Mâ / Olumsuzluk veya ilgi edatı):
    Anlamı: "Ne, ...dığı şey, değil".
    Cümle: وَمَا أَنْسَانِيهُ إِلَّا الشَّيْطَانُ (Onu bana ancak şeytan unutturdu.)
  • إِلَّا (İllâ / İstisna edatı):
    Anlamı: "Ancak, ...den başka".
    Cümle: إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Ben de ancak sizin gibi bir insanım.)
  • أَنَّ (Enne / Tekit edatı):
    Anlamı: "...kî, ...duğunu".
    Cümle: أَنَّ إِلَهَكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ (İlahınızın tek ilah olduğunu.)

Kuranla-Arapca-18. Kehf Sûresi

Yazan: S. Muhammed El-Haşimi Musevi | Derleyen: S. Muhammed El-Haşimi Musevi

Kehf Sûresi Genel Özeti

Kehf Sûresi, Mekke döneminde inmiş olup 110 ayetten oluşmaktadır. Sûre, temel olarak insan hayatında karşılaşılan dört büyük fitneye (imtihana) ve bunlara karşı duruş sergilenmesi gereken ilkelere odaklanır: inanç fitnesi (Ashab-ı Kehf), mal ve dünya serveti fitnesi (İki Bahçe Sahibi), ilim fitnesi (Hz. Musa ve Hızır kıssası) ve makam/güç fitnesi (Zülkarneyn kıssası). Sûre, hak ile batıl mücadelesinde sabırlı olmayı, dünyevi cazibelere karşı uyanık kalmayı ve her işe Allah'ın iradesini dahil etmeyi öğretir.

Önemli 20 Arapça Kelime, Anlam ve Örnek Cümleler

  1. الْكَهْف (Mağara): فَتَاوَوْا إِلَى الْكَهْفِ (Mağaraya sığındılar.)
  2. الرَقِيم (Kitabe / Levha): أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ (Ashab-ı Kehf ve Rekim'in durumunu mu sandın?)
  3. فِتْيَة (Gençler): إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ (Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı.)
  4. رَشَدًا (Doğru yol / Rehberlik): وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا (Bize işimizden bir kurtuluş ve doğru yol hazırla.)
  5. حِجَابًا (Perde / Engel): وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًا (Onlarla ahirete inanmayanlar arasında örtülü bir perde kıldık.)
  6. عَدَدًا (Sayı): رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ (Rabbim onların sayılarını daha iyi bilir.)
  7. بَحْر (Deniz): لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي (Eğer deniz Rabbimin kelimeleri için mürekkep olsaydı...)
  8. مِدَاد (Mürekkep): نَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي (Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenir.)
  9. بَشَرٌ (İnsan / Beşer): إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Ben ancak sizin gibi bir beşerim.)
  10. صَالِحَات (Salih ameller): فَمَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا (Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amelde bulunsun.)
  11. شِرْكًا (Ortak koşma): وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا (Ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.)
  12. جَنَّة (Bahçe): وَجَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ (İkisinden birine üzüm bağlarından iki bahçe kıldık.)
  13. نَهَر (Nehir): وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَرًا (İkisi arasından nehirler fışkırttık.)
  14. مَال (Mal / Servet): أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالًا (Ben malca senden daha zenginim.)
  15. عَذَاب (Azap): وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ (Ahiret azabı daha büyüktür.)
  16. صَبْر (Sabır): إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا (Kesinlikle benimle beraber sabretmeye gücün yetmez.)
  17. عِلْم (İlim): وَآتَيْنَاهُ عِلْمًا مِنْ لَدُنَّا (Katımızdan ona bir ilim verdik.)
  18. سَفِينَة (Gemi): فَخَرَقَهَا قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا (Gemiyi deldi. Musa "Halkını boğmak için mi deldin?" dedi.)
  19. ظُلْم (Haksızlık / Zulüm): لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا إِمْرًا (Andolsun ağır bir şey yaptın.)
  20. سَدّ (Sed / Engel): آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ (Bana demir kütleleri getirin.)

Kehf Suresi Paragraf Anlama, Dilbilgisi ve Kelime Testi (40 Soru)

Kehf Sûresi Dilbilgisi ve Kelime Testi
www.muhammediyye.org | Yazan: S. Muhammed El-Haşimi Musevi | Derleyen: S. Muhammed El-Haşimi Musevi

S.Muhammed Kayaalp (el-Haşimi) Ks

الاامام سيد محمد هاشمي الموسوي

Arapça Dersleri-İslami Sohbetler-Tevhid-Tefsir-Hadis-Fıkıh-Fetvalar-İrşadlar

Kuranla-Arapca-18. Kehf Sûresi Rating: 4.5 Diposkan Oleh: ☝الاامام سيد محمد هاشمي الموسوي☝المحمدية☝

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.