- Ders1
- Ders2
- Sureler
- Arapça Dersler
- Arapça Ders Kitapları
- ☝📖المحمدية📖☝
Kuranla-Arapca-28. Kasas Sûresi-1-40.ayetler
Bu bölüm, Hz. Musa (a.s.) ve Firavun kıssasının başlangıcını ve gelişimini ele almaktadır. Firavun'un yeryüzündeki mütekebbir saltanatı, İsrailoğullarına uyguladığı baskı ve erkek çocuklarını katletme zulmü anlatılır. Allah'ın vaadi gereği Hz. Musa'nın doğumu, annesinin onu sandık içinde nehre bırakması ve mucizevi bir şekilde Firavun'un sarayına ulaşarak orada büyütülmesi aktarılır. Gençlik çağına ulaşan Musa'nın istemeden bir Kıptî'nin ölümüne sebep olması, duyduğu pişmanlık, tövbesi ve şehri terk ederek Medyen'e kaçışı detaylandırılır. Medyen'de Şuayb (a.s.)'ın kızlarına yardım etmesi, orada evlenip yıllarca hizmet etmesi ve ardından Mısır'a dönerken Tur dağında ilk vahye mazhar olması anlatılır. Kendisine verilen asâ ve Beyzâ (ak el) mucizeleri ile kardeşi Harun'un kendisine yardımcı olarak verilmesi ve nihayetinde Firavun ile hâmân'ın kibirleri yüzünden suda boğularak helak edilmeleri işlenmektedir.
Kasas Suresi 1-40. Ayetler (Arapça Metin ve Türkçe Meali)
1. طسم
2. تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
3. نَتْلُو عَلَيْكَ مِنْ نَبَإِ مُوسَىٰ وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
4. إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّحُ أَبْنَاءَهُمْ وَيَسْتَحْيِي نِسَاءَهُمْ ۚ إِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ
5. وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ
6. وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ
7. وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ أُمِّ مُوسَىٰ أَنْ أَرْضِعِيهِ ۖ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي ۖ إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ
8. فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا ۗ إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ
9. وَقَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ ۖ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَىٰ أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
10. وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَىٰ فَارِغًا ۖ إِنْ كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ لَوْلَا أَنْ رَبَطْنَا عَلَىٰ قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
11. وَقَالَتْ لِأُخْتِهِ قُصِّيهِ ۖ فَبَصُرَتْ بِهِ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
12. وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ أَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ
13. فَرَدَدْنَاهُ إِلَىٰ أُمِّهِ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
14. وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَىٰ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا ۚ وَكَذَٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
15. وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَىٰ حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِ هَٰذَا مِنْ شِيعَتِهِ وَهَٰذَا مِنْ عَدُوِّهِ ۖ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِنْ شِيعَتِهِ عَلَى الَّذِي مِنْ عَدُوِّهِ فَوَكَزَهُ مُوسَىٰ فَقَضَىٰ عَلَيْهِ ۖ قَالَ هَٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ ۖ إِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبِينٌ
16. قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ ۚ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
17. قَالَ رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِلْمُجْرِمِينَ
18. فَأَصْبَحَ فِي الْمَدِينَةِ خَائِفًا يَتَرَقَّبُ فَإِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالْأَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُ ۚ قَالَ لَهُ مُوسَىٰ إِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُبِينٌ
19. فَلَمَّا أَنْ أَرَادَ أَنْ يَبْطِشَ بِالَّذِي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَا قَالَ يَا مُوسَىٰ أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالْأَمْسِ ۖ إِنْ تُرِيدُ إِلَّا أَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْأَرْضِ وَمَا تُرِيدُ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِحِينَ
20. وَجَاءَ رَجُلٌ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ يَسْعَىٰ قَالَ يَا مُوسَىٰ إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ إِنِّي لَكَ مِنَ النَّاصِحِينَ
21. فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا يَتَرَقَّبُ ۖ قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
22. وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسَىٰ رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ
23. وَلَمَّا وَرَدَ مَاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَأَتَيْنِ تَذُودَانِ ۖ قَالَ مَا خَطْبُكُمَا ۖ قَالَتَا لَا نَسْقِي حَتَّىٰ يُصْدِرَ الرِّعَاءُ ۖ وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ
24. فَسَقَىٰ لَهُمَا ثُمَّ تَوَلَّىٰ إِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنْزَلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ
25. فَجَاءَتْهُ إِحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاءٍ قَالَتْ إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا ۚ فَلَمَّا جَاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَ قَالَ لَا تَخَفْ ۖ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
26. قَالَتْ إِحْدَاهُمَا يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ ۖ إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْأَمِينُ
27. قَالَ إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُنْكِحَكَ إِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلَىٰ أَنْ تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍ ۖ فَإِنْ أَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَ ۖ وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ ۚ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ
28. قَالَ ذَٰلِكَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ ۖ أَيَّمَا الْأَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّ ۖ وَاللَّهُ عَلَىٰ مَا نَقُولُ وَكِيلٌ
29. فَلَمَّا قَضَىٰ مُوسَى الْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًا قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
30. فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَىٰ إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
31. وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ ۖ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّىٰ مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ ۚ يَا مُوسَىٰ أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ ۖ إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ
32. اسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غيرِ سُوءٍ وَاضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ ۖ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
33. قَالَ رَبِّ إِنِّي قَتَلْتُ مِنْهُمْ نَفْسًا فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ
34. وَأَخِي هَارُونُ هُوَ أَفْصَحُ مِنِّي لِسَانًا فَأَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا يُصَدِّقُنِي ۖ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ
35. قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِأَخِيكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَانًا فَلَا يَصِلُونَ إِلَيْكُمَا ۚ بِآيَاتِنَا أَنْتُمَا وَمَنِ اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ
36. فَلَمَّا جَاءَهُمْ مُوسَىٰ بِآيَاتِنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هَٰذَا إِلَّا سِحْرٌ مُفْتَرًى وَمَا سَمِعْنَا بِهَٰذَا فِي آبَائِنَا الْأَوَّلِينَ
37. وَقَالَ مُوسَىٰ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَنْ جَاءَ بِالْهُدَىٰ مِنْ عِنْدِهِ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِ ۖ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
38. وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَٰهٍ غَيْرِي فَأَوْقِدْ لِي يَا هَامَانُ عَلَى الطِّينِ فَاجْعَلْ لِي صَرْحًا لَعَلِّي أَطَّلِعُ إِلَىٰ إِلَٰهِ مُوسَىٰ وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِبِينَ
39. وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ إِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ
40. فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ ۖ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ
1. Tâ-Sîn-Mîm.
2. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.
3. İman eden bir kavim için Musa ile Firavun'un haberinden bir kısmını sana hak olarak okuyoruz.
4. Şüphesiz Firavun yeryüzünde böbürlendi ve halkını gruplara ayırdı. Onlardan bir topluluğu zayıflatıyor, erkek çocuklarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Şüphesiz o, bozgunculardandı.
5. Biz ise yeryüzünde zayıf bırakılanlara lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları varisler kılmak istiyorduk.
6. Ve yeryüzünde onları iktidar sahibi kılmak; Firavun, Hâmân ve askerlerine, çekinmekte oldukları şeyi göstermek istiyorduk.
7. Musa'nın annesine: "Onu emzir, kendisine bir zarar gelmesinden korktuğunda onu nehre bırak, korkma ve üzülme; çünkü Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız" diye vahyettik.
8. Nihayet Firavun ailesi onu kaybetti/bulup aldı. Çünkü o kendilerine bir düşman ve üzüntü kaynağı olacaktı. Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri günahkârlardı.
9. Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de senin için de bir göz aydınlığı! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz." Onlar işin farkında değillerdi.
10. Musa'nın annesinin gönlü ise bomboş kaldı. Eğer inananlardan olması için kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu ifşa edecekti.
11. Kız kardeşine: "Onu takip et" dedi. O da kimse fark etmeden onu uzaktan gözledi.
12. Biz daha önceden onun emzikçilerin sütünü kabul etmesini engellemiştik. Abla dedi ki: "Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona samimiyetle bakacak bir aile göstereyim mi?"
13. Böylece biz onu, gözü aydın olsun, üzülmesin ve Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye annesine geri verdik. Fakat onların çoğu bilmezler.
14. Musa olgunluk çağına ulaşıp doğrulunca ona hikmet ve ilim verdik. İşte biz iyilik edenleri böyle mükafatlandırırız.
15. Halkının habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada dövüşen iki adam buldu; biri kendi tarafından, diğeri düşmanındandı. Kendi tarafından olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa ona bir yumruk vurdu ve işini bitirdi. "Bu şeytanın işindendir, o gerçekten saptırıcı apaçık bir düşmandır" dedi.
16. "Rabbim! Doğrusu ben kendime zulmettim, beni bağışla" dedi; Allah da onu bağışladı. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
17. "Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara asla arka çıkmayacağım" dedi.
18. Şehirde korku içinde, çevreyi gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen yine feryat ederek yardım istiyordu. Musa ona: "Sen gerçekten apaçık bir azgınsın!" dedi.
19. İkisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince adam dedi ki: "Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde ancak bir zorba olmak istiyorsun, arabuluculardan olmak istemiyorsun."
20. Şehrin öte başından bir adam koşarak geldi ve: "Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için danışıyorlar, hemen çık! Ben senin iyiliğini isteyenlerdenim" dedi.
21. Musa korku içinde, çevreyi gözetleyerek oradan çıktı ve: "Rabbim! Beni zalim kavimden kurtar!" dedi.
22. Medyen'e doğru yöneldiğinde: "Umarım Rabbim beni doğru yola iletir" dedi.
23. Medyen suyuna varınca, orada hayvanlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de hayvanlarını engelleyen iki kadın gördü. "Derdiniz nedir?" dedi. Kadınlar: "Çobanlar çekilmeden biz sulayamayız, babamız da yaşlı bir ihtiyardır" dediler.
24. Musa onlar için hayvanları suladı, sonra gölgeye çekilip: "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım" dedi.
25. Kadınlardan biri utana utana yürüyerek ona geldi: "Babam, bizim için sulamanın ücretini vermek üzere seni çağırıyor" dedi. Musa gelip başından geçenleri anlatınca yaşlı adam: "Korkma, zalim kavimden kurtuldun" dedi.
26. Kadınlardan biri: "Babacığım, onu ücretle tut! Çünkü ücretle tutacağın en hayırlı kişi güçlü ve güvenilir olandır" dedi.
27. Yaşlı adam: "Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan o senden bir lütuf olur. Sana zorluk çıkarmak istemem. İnşallah beni salihlerden bulacaksın" dedi.
28. Musa: "Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım bana karşı bir haksızlık olmayacaktır. Allah söylediklerimize vekildir" dedi.
29. Musa süreyi tamamlayıp ailesiyle yola çıkınca Tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine: "Durun, ben bir ateş gördüm; belki oradan bir haber ya da ısınasınız diye bir kor getiririm" dedi.
30. Ateşin yanına gelince, mübarek yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: "Ey Musa! Şüphesiz ben, alemlerin Rabbi olan Allah'ım!"
31. "Asanı at!" Asanın yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Beri gel, korkma; çünkü sen güvende olanlardansın."
32. "Elini koynuna sok, kusursuz ve lekesiz olarak bembeyaz çıksın. Korkudan gerilen kollarını kendine çek. Bu ikisi Rabbinden Firavun ve ileri gelenlerine iki delildir. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavimdir."
33. Musa: "Rabbim! Ben onlardan birini öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum" dedi.
34. "Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da benimle birlikte beni doğrulayan bir yardımcı olarak gönder. Çünkü beni yalanlamalarından korkuyorum."
35. Allah buyurdu: "Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikinize öyle bir güç vereceğiz ki ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler. Siz ve size uyanlar galip geleceksiniz."
36. Musa onlara apaçık ayetlerimizle gelince: "Bu uydurulmuş bir sihirden başka bir şey değildir. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey işitmedik" dediler.
37. Musa: "Rabbim kendi katından kimin hidayet getirdiğini ve güzel akıbetin kime ait olacağını en iyi bilendir. Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler" dedi.
38. Firavun: "Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için çamurun üzerinde bir ateş yak da bana yüksek bir kule yap, belki Musa'nın ilahına ulaşırım. Ama ben onun yalancılardan olduğunu sanıyorum" dedi.
39. O ve askerleri yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar.
40. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize attık. Bak zalimlerin sonu nasıl oldu!
Kelime ve Dilbilgisi Örnekleri
1. Arapça İsim Örnekleri (20 Adet)
- آيَة (Âyeh / Ayet, Delil):
Anlamı: İşaret, mucize, Kur'an cümlesi.
Cümle: تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir.) - نَبَأ (Nebe' / Haber):
Anlamı: Önemli haber, kıssa.
Cümle: نَتْلُو عَلَيْكَ مِنْ نَبَإِ مُوسَى (Sana Musa'nın haberinden okuyoruz.) - أَرْض (Ard / Yeryüzü):
Anlamı: Yer, toprak, ülke.
Cümle: إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ (Şüphesiz Firavun yeryüzünde böbürlendi.) - طَائِفَة (Tâife / Topluluk):
Anlamı: Grup, bir kısım insan.
Cümle: يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِنْهُمْ (Onlardan bir topluluğu zayıflatıyordu.) - أَبْنَاء (Ebnâ / Erkek Çocuklar):
Anlamı: Oğullar (İbn kelimesinin çoğulu).
Cümle: يُذَبِّحُ أَبْنَاءَهُمْ (Onların erkek çocuklarını boğazlıyordu.) - نِسَاء (Nisâ / Kadınlar):
Anlamı: Kadınlar (İmra'eh kelimesinin çoğulu).
Cümle: وَيَسْتَحْيِي نِسَاءَهُمْ (Kadınlarını ise sağ bırakıyordu.) - أَئِمَّة (Eimmeh / Önderler):
Anlamı: Liderler, imamlar (İmâm'ın çoğulu).
Cümle: وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً (Onları önderler kılmak istiyorduk.) - جُنُود (Cunûd / Askerler):
Anlamı: Ordu, askerler (Cund'un çoğulu).
Cümle: وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا (Firavun, Hâmân ve askerlerine göstermek istiyorduk.) - يَمّ (Yemm / Deniz, Nehir):
Anlamı: Büyük su birikintisi, Nil nehri.
Cümle: فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ (Onu nehre/denize bırak.) - عَدُوّ (Aduvv / Düşman):
Anlamı: Hasm, düşmanlık eden.
Cümle: لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا (Kendilerine bir düşman ve üzüntü olsun diye.) - عَيْن (Ayn / Göz):
Anlamı: Göz, pınar.
Cümle: قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ (Benim ve senin için bir göz aydınlığı.) - فُؤَاد (Fuâd / Gönül, Kalp):
Anlamı: İç alem, yürek.
Cümle: وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَىٰ فَارِغًا (Musa'nın annesinin gönlü bomboş kaldı.) - مَدِينَة (Medîneh / Şehir):
Anlamı: Kent, belde.
Cümle: وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَىٰ حِينِ غَفْلَةٍ (Şehre gamsız bir vakitte girdi.) - رَجُلَيْنِ (Raculeyn / İki Adam):
Anlamı: İki kişi (Racul'ün tesniyesi).
Cümle: فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِ (Orada kavga eden iki adam buldu.) - شَيْطَان (Şeytân / Şeytan):
Anlamı: Hak yoldan saptıran.
Cümle: هَٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ (Bu şeytanın işindendir.) - مَاء (Mâ / Su):
Anlamı: Su, içecek.
Cümle: وَلَمَّا وَرَدَ مَاءَ مَدْيَنَ (Medyen suyuna varınca.) - شَيْخ (Şeyh / Yaşlı Adam):
Anlamı: İhtiyar, pir.
Cümle: وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ (Babamız büyük bir ihtiyardır.) - عَصَا (Asâ / Baston, Asa):
Anlamı: Değnek, asa.
Cümle: وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ (Asanı at!) - لِسَان (Lisân / Dil):
Anlamı: Konuşma organı, lisan.
Cümle: هُوَ أَفْصَحُ مِنِّي لِسَانًا (Onun dili benimkinden daha düzgündür.) - صَرْح (Sarh / Kule, Yüksek Bina):
Anlamı: Köşk, muazzam yapı.
Cümle: فَاجْعَلْ لِي صَرْحًا (Bana yüksek bir kule yap.)
2. Arapça Fiil Örnekleri (20 Adet)
- نَتْلُو (Netlû / Okuyoruz):
Kökü: ت ل و / Mazi: تَلَا
Cümle: نَتْلُو عَلَيْكَ مِنْ نَبَإِ مُوسَىٰ (Musa'nın haberinden sana okuyoruz.) - عَلَا (Alâ / Yükseldi, Böbürlendi):
Kökü: ع ل و / Mazi fiil
Cümle: إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ (Firavun yeryüzünde böbürlendi.) - نُرِيدُ (Nurîdu / İstiyoruz):
Kökü: ر و د / Mazi: أَرَادَ
Cümle: وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا (Biz ise zayıf bırakılanlara lütufta bulunmak istiyorduk.) - أَوْحَيْنَا (Evhaynâ / Vahyettik):
Kökü: و ح ي / Mazi fiil + Mütekellim ma'al-gayr zamiri
Cümle: وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ أُمِّ مُوسَىٰ (Musa'nın annesine vahyettik.) - أَرْضِعِيهِ (Erdı'îhi / Onu emzir):
Kökü: ر ض ع / Emir fiil (Müennes)
Cümle: أَنْ أَرْضِعِيهِ ۖ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ (Onu emzir, korktuğunda nehre bırak.) - الْتَقَطَهُ (İltekatahu / Onu bulup aldı):
Kökü: ل ط ق / Mazi fiil
Cümle: فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ (Firavun ailesi onu bulup aldı.) - حَرَّمْنَا (Harramnâ / Haram kıldık, Engelledik):
Kökü: ح ر م / Mazi fiil
Cümle: وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ (Onun sütanneleri emmesini engelledik.) - بَلَغَ (Belega / Ulaştı, Erişti):
Kökü: ب ل غ / Mazi fiil
Cümle: وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَىٰ (Olgunluk çağına ulaşıp doğrulunca.) - وَكَزَهُ (Vekazahu / Onu yumrukladı):
Kökü: و ك ز / Mazi fiil
Cümle: فَوَكَزَهُ مُوسَىٰ فَقَضَىٰ عَلَيْهِ (Musa ona bir yumruk vurdu ve işini bitirdi.) - اغْفِرْ (İgfir / Bağışla):
Kökü: غ ف ر / Emir fiil
Cümle: رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي (Rabbim! Ben kendime zulmettim, beni bağışla.) - يَتَرَقَّبُ (Yetarakkabu / Gözetliyor):
Kökü: ر ق ب / Muzari fiil
Cümle: فَأَصْبَحَ فِي الْمَدِينَةِ خَائِفًا يَتَرَقَّبُ (Şehirde korkuyla etrafı gözetleyerek sabahladı.) - تَوَجَّهَ (Teveccehe / Yöneldi):
Kökü: و ج ه / Mazi fiil
Cümle: وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاءَ مَدْيَنَ (Medyen tarafına doğru yönelince.) - سَقَىٰ (Sekâ / Suladı):
Kökü: س ق ي / Mazi fiil
Cümle: فَسَقَىٰ لَهُمَا ثُمَّ تَوَلَّىٰ إِلَى الظِّلِّ (Onlar için suladı, sonra gölgeye çekildi.) - اسْتَأْجِرْهُ (İste'cirhu / Onu kirala/ücretle tut):
Kökü: أ ج ر / Emir fiil
Cümle: قَالَتْ إِحْدَاهُمَا يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ (Kızlardan biri: Babacığım onu tut! dedi.) - آنَسْتُ (Ânestu / Gördüm, Hissettim):
Kökü: أ ن س / Mazi fiil
Cümle: إِنِّي آنَسْتُ نَارًا (Gerçekten ben bir ateş gördüm.) - نُودِيَ (Nûdiye / Seslenildi):
Kökü: ن د و / Meçhul Mazi fiil
Cümle: نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْأَيْمَنِ (Vadinin sağ tarafından seslenildi.) - اسْلُكْ (İsluk / Sok, Girdir):
Kökü: س ل ك / Emir fiil
Cümle: اسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ (Elini koynuna sok.) - سَنَشُدُّ (Seneşuddu / Güçlendireceğiz):
Kökü: ش د د / İstikbal bildiren Muzari fiil
Cümle: قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِأَخِيكَ (Seni kardeşinle destekleyeceğiz.) - أَوْقِدْ (Evkid / Yak):
Kökü: و ق د / Emir fiil
Cümle: فَأَوْقِدْ لِي يَا هَامَانُ عَلَى الطِّينِ (Ey Hâmân! Çamurun üzerinde ateş yak.) - نَبَذْنَاهُمْ (Nebeznâhum / Onları attık):
Kökü: ن ب ذ / Mazi fiil
Cümle: فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ (Onu ve askerlerini yakalayıp denize attık.)
3. Arapça Edat Örnekleri (Harf-i Cer Haricî 5 Adet)
- إِنَّ (İnne - Teşdit/Pekiştirme Edatı):
Anlamı: Şüphesiz, muhakkak.
Cümle: إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ (Şüphesiz Firavun yeryüzünde böbürlendi.) - أَنْ (En - Masdar Edatı):
Anlamı: -mek / -mak eki gibi fiili masdara dönüştürür.
Cümle: وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ (Lütufta bulunmayı istiyoruz.) - لَا (Lâ - Nehiy/Olumsuzluk Edatı):
Anlamı: -me / -ma (Olumsuzluk veya yasaklama).
Cümle: وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي (Korkma ve üzülme!) - لَمَّا (Lemmâ - Zaman Şart Edatı):
Anlamı: -diği zaman, -ince.
Cümle: وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ (Olgunluk çağına erştiği zaman.) - عَسَىٰ (Asâ - Tarakku/Umut Edatı):
Anlamı: Umulur ki, belki.
Cümle: عَسَىٰ رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي (Umulur ki Rabbim beni doğru yola iletir.)
Kasas Suresi 1-40. Ayetler Dilbilgisi ve Kelime Testi
Kuranla-Arapca-28. Kasas Sûresi-41-88.ayetler
Bu bölüm, Firavun ve ordusunun ateşe çağıran önderler kılınması ve helak edilmeleriyle başlar. Hz. Musa’ya (a.s.) verilen Kitab’ın insanlık için basiret, hidayet ve rahmet olduğu vurgulanır. Peygamber Efendimize (s.a.v.) vahiy yoluyla aktarılan bu haberlerin peygamberliğinin en açık delili olduğu, hevasına uyanların ise sapıklıkta kaldığı ifade edilir. Sonrasında Hz. Musa’nın kavminden olan Karun’un muazzam zenginliği, böbürlenmesi, "Bu bana ilmim sayesinde verildi" diyerek şımarıp böbürlenmesi ve nihayetinde sarayıyla birlikte yerin dibine geçirilmesi ibretle anlatılır. Ayetler; ahiret yurdunun yeryüzünde büyüklük taslamayan muttakîlere ait olduğunu, Allah’ın vaadinin hak olduğunu, Peygamberimiz’e vaat edilen geri dönüşü (Mekke/Ahiret) ve Allah’ın zatından başka her şeyin yok olacağını (Beka) beyan ederek son bulur.
Kasas Sûresi 41-88. Ayetler (Okuma Parçası)
٤١. وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ لَا يُنْصَرُونَ
٤٢. وَأَتْبَعْنَاهُمْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوحِينَ
٤٣. وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَا أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْأُولَى بَصَائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
٤٤. وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ إِذْ قَضَيْنَا إِلَى مُوسَى الْأَمْرَ وَمَا كُنْتَ مِنَ الشَّاهِدِينَ
٤٥. وَلَكِنَّا أَنْشَأْنَا قُرُونًا فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ وَمَا كُنْتَ ثَاوِيًا فِي أَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَلَكِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ
٤٦. وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الطُّورِ إِذْ نَادَيْنَا وَلَكِنْ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
٤٧. وَلَوْلَا أَنْ تُصِيبَهُمْ مُصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
٤٨. فَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا لَوْلَا أُوتِيَ مِثْلَ مَا أُوتِيَ مُوسَى أَوَلَمْ يَكْفُرُوا بِمَا أُوتِيَ مُوسَى مِنْ قَبْلُ قَالُوا سِحْرَانِ تَظَاهَرَا وَقَالُوا إِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ
٤٩. قُلْ فَأْتُوا بِكِتَابٍ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ هُوَ أَهْدَى مِنْهُمَا أَتَّبِعْهُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
٥٠. فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءَهُمْ وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
٥١. وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
٥٢. الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِهِ هُمْ بِهِ يُؤْمِنُونَ
٥٣. وَإِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ قَالُوا آمَنَّا بِهِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ
٥٤. أُولَئِكَ يُؤْتَوْنَ أَجْرَهُمْ مَرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
٥٥. وَإِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ أَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَا نَبْتَغِي الْجَاهِلِينَ
٥٦. إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
٥٧. وَقَالُوا إِنْ نَتَّبِعِ الْهُدَى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ أَرْضِنَا أَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَمًا آمِنًا يُجْبَى إِلَيْهِ ثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقًا مِنْ لَدُنَّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
٥٨. وَكَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ بَطِرَتْ مَعِيشَتَهَا فَتِلْكَ مَسَاكِنُهُمْ لَمْ تُسْكَنْ مِنْ بَعْدِهِمْ إِلَّا قَلِيلًا وَكُنَّا نَحْنُ الْوَارِثِينَ
٥٩. وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا رَسُولًا يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ
٦٠. وَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَزِينَتُهَا وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى أَفَلَا تَعْقِلُونَ
٦١. أَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْدًا حَسَنًا فَهُوَ لَاقِيهِ كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنَ الْمُحْضَرِينَ
٦٢. وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ
٦٣. قَالَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ رَبَّنَا هَؤُلَاءِ الَّذِينَ أَغْوَيْنَا أَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَا تَبَرَّأْنَا إِلَيْكَ مَا كَانُوا إِيَّانَا يَعْبُدُونَ
٦٤. وَقِيلَ ادْعُوا شُرَكَاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ وَرَأَوُا الْعَذَابَ لَوْ أَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ
٦٥. وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ مَاذَا أَجَبْتُمُ الْمُرْسَلِينَ
٦٦. فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْأَنْبَاءُ يَوْمَئِذٍ فَهُمْ لَا يَتَسَاءَلُونَ
٦٧. فَأَمَّا مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَعَسَى أَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِحِينَ
٦٨. وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَيَخْتَارُ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ سُبْحَانَ اللَّهِ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
٦٩. وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ
٧٠. وَهُوَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْحَمْدُ فِي الْأُولَى وَالْآخِرَةِ وَلَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
٧١. قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ اللَّيْلَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُمْ بِضِيَاءٍ أَفَلَا تَسْمَعُونَ
٧٢. قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ فِيهِ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
٧٣. وَمِنْ رَحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
٧٤. وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ
٧٥. وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ فَعَلِمُوا أَنَّ الْحَقَّ لِلَّهِ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
٧٦. إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ
٧٧. وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ
٧٨. قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي أَوَلَمْ يَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَهْلَكَ مِنْ قَبْلِهِ مِنَ الْقُرُونِ مَنْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَأَكْثَرُ جَمْعًا وَلَا يُسْأَلُ عَنْ ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ
٧٩. فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ
٨٠. وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَيْلَكُمْ ثَوَابُ اللَّهِ خَيْرٌ لِمَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا وَلَا يُلَقَّاهَا إِلَّا الصَّابِرُونَ
٨١. فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ
٨٢. وَأَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَوْلَا أَنْ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا وَيْكَأَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ
٨٣. تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَادًا وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
٨٤. مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَا وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى الَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَاتِ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
٨٥. إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرادُّكَ إِلَى مَعَادٍ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ مَنْ جَاءَ بِالْهُدَى وَمَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
٨٦. وَمَا كُنْتَ تَرْجُو أَنْ يُلْقَى إِلَيْكَ الْكِتَابُ إِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكِ فَلَا تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِلْكَافِرِينَ
٨٧. وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ آيَاتِ اللَّهِ بَعْدَ إِذْ أُنْزِلَتْ إِلَيْكَ وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
٨٨. وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
41. Biz onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet gününde de yardım görmeyeceklerdir.
42. Bu dünyada arkalarına bir lanet taktık; kıyamet gününde ise onlar iğrenç kılınmış kimselerden olacaklardır.
43. Andolsun biz, ilk nesilleri helak ettikten sonra Musa'ya, insanlar düşünsünler diye basiretler (basiret ışıkları), bir hidayet ve bir rahmet olarak Kitab'ı verdik.
44. Biz Musa'ya emrimizi vahyettiğimiz zaman sen batı tarafında değildin ve şahitlerden de değildin.
45. Fakat biz nice nesiller var ettik de onların üzerinden uzun zamanlar geçti. Sen Madyan halkı arasında yaşayıp da ayetlerimizi onlara okuyor değildin; fakat elçileri gönderen biziz.
46. Biz seslendiğimiz zaman da sen Tur'un yanında değildin. Fakat senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak gönderildin; umulur ki öğüt alırlar.
47. Kendi ellerinin önceden yaptığı şeyler sebebiyle başlarına bir musibet geldiğinde: "Rabbimiz! Bize bir elçi gönderseydin de ayetlerine uysaydık ve müminlerden olsaydık ya!" demesinler diye seni gönderdik.
48. Fakat kendilerine katımızdan hak gelince: "Musa'ya verilenin benzeri buna da verilmeli değil miydi?" dediler. Daha önce Musa'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? "Birbirine destek olan iki büyü!" dediler ve "Biz hepsini inkâr edenleriz" dediler.
49. De ki: "Eğer doğru sözlü iseniz, Allah katından bu ikisinden daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım!"
50. Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar sadece kendi heva ve heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir hidayet olmaksızın kendi hevasına uyandan daha sapık kim olabilir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
51. Andolsun biz, öğüt alsınlar diye sözü (Kur'an'ı) birbiri ardınca ulaştırdık.
52. Ondan (Kur'an'dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler.
53. Onlara (Kur'an) okunduğu zaman: "Ona iman ettik, şüphesiz o Rabbimizden gelen haktır; biz ondan önce de Müslümanlardık" derler.
54. İşte onlara, sabretmelerinden, kötülüğü iyilikle savmalarından ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak etmelerinden dolayı mükafatları iki kat verilecektir.
55. Boş ve anlamsız bir söz işittiklerinde ondan yüz çevirirler ve: "Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Selam olsun size, biz cahilleri aramayız" derler.
56. Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah dilediğine hidayet verir. O, hidayete erecek olanları en iyi bilendir.
57. Onlar: "Seninle birlikte hidayete uyarsak öz yurdumuzdan sökülüp atılırız" dediler. Katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği güvenli bir Harem'i (Mekke'yi) onlar için yerleştirip yurt kılmadık mı? Fakat onların çoğu bilmezler.
58. Geçimleriyle şımaran nice beldeleri helak ettik! İşte kendilerinden sonra pek azı dışında oturulmamış meskenleri! Onlara biz varis olduk.
59. Rabbin, anakentlerine/merkezlerine ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe beldeleri helak edici değildir. Biz, halkı zalim olmaktan başka bir nedenle beldeleri helak edici değiliz.
60. Size verilen her şey, dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah'ın katında olan ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?
61. Kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan kimse; dünya hayatının geçimliğinden faydalandırdığımız, sonra kıyamet gününde (azap için) hazır getirilenler arasında olacak kimse gibi midir?
62. O gün Allah onlara seslenerek: "Hani benim ortaklarım olduğunu iddia ettikleriniz nerede?" diyecektir.
63. Aleyhlerindeki söz gerçekleşenler derler ki: "Rabbimiz! İşte azdırdıklarımız bunlardır. Biz nasıl azdıysak onları da öylece azdırdık. Onlardan uzaklaşıp sana sığınırız, zaten onlar bize tapmıyorlardı."
64. Denilir ki: "Ortaklarınızı çağırın!" Onlar da çağırırlar fakat kendilerine cevap veremezler ve azabı görürler. Ne olurdu hidayete ermiş olsalardı!
65. O gün Allah onlara seslenip: "Elçilere ne cevap verdiniz?" der.
66. O gün haberler onlara kapkaranlık olmuştur (hiçbir mazeret bulamazlar), artık birbirlerine de soramazlar.
67. Ancak tövbe eden, iman edip salih amel işleyen kimseye gelince; onun kurtuluşa erenlerden olması umulur.
68. Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim hakkı onların değildir. Allah, onların ortak koştuklarından münezzektir, yücedir.
69. Rabbin, onların göğüslerinin gizlediğini de açığa vurduğunu da bilir.
70. O Allah'tır; O'ndan başka ilah yoktur. İlkte de (dünyada) sonda da (ahirette) hamd O'na aittir. Hüküm O'nundur ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
71. De ki: "Gördünüz mü, eğer Allah geceyi üzerinizde kıyamet gününe kadar sürekli kılsaydı, Allah'tan başka size bir ışık getirecek ilah kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?"
72. De ki: "Gördünüz mü, eğer Allah gündüzü üzerinizde kıyamet gününe kadar sürekli kılsaydı, Allah'tan başka içinde dinleneceğiniz bir geceyi size getirecek ilah kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?"
73. Rahmetinden dolayı, içinde dinlenmeniz ve O'nun lütfundan aramanız için geceyi ve gündüzü sizin için var etti. Umulur ki şükredersiniz.
74. O gün Allah onlara seslenip: "Hani benim ortaklarım olduğunu iddia ettikleriniz nerede?" diyecektir.
75. Her ümmetten bir şahit çıkarıp: "Delilinizi getirin!" deriz. O zaman hakkın Allah'a ait olduğunu anlarlar ve uydurdukları şeyler onlardan kaybolup gider.
76. Gerçekten Karun, Musa'nın kavmindendi; fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak güçlü bir topluluğa bile ağır geliyordu. Kavmi ona şöyle demişti: "Böbürlenme, şüphesiz Allah böbürlenenleri sevmez."
77. "Allah'ın sana verdiğinden ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana iyilik ettiği gibi sen de iyilik et ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Şüphesiz Allah, bozguncuları sevmez."
78. Karun ise: "Bu servet bana ancak bendeki bir bilgi sayesinde verilmiştir" dedi. O bilmiyor muydu ki Allah, kendisinden önce kuvvetçe ondan daha üstün ve topladığı servetçe daha çok olan nice nesilleri helak etmiştir? Mücrimlere günahları sorulmaz!
79. Derken, ziyneti ve ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: "Keşke Karun'a verilenin bir benzeri bize de verilseydi! Şüphesiz o, büyük bir pay sahibidir" dediler.
80. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: "Yazıklar olsun size! İman edip salih amel işleyen kimse için Allah'ın sevabı daha hayırlıdır. Buna ancak sabredenler kavuşturulur."
81. Sonunda biz onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah'a karşı kendisine yardım edecek hiçbir topluluğu olmadı; kendisini kurtarabileceklerden de değildi.
82. Dün onun yerinde olmayı temenni edenler sabahleyin şöyle demeye başladılar: "Vay be! Demek ki Allah, kullarından dilediğine rızkı bollaştırıyor ve daraltıyor. Eğer Allah bize lütfetmeseydi, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki kâfirler felaha eremezler!"
83. İşte ahiret yurdu; biz onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara veririz. Güzel akıbet muttakîlerindir.
84. Kim bir iyilikle gelirse, ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de kötülükle gelirse, kötülükleri işleyenler ancak yaptıklarının karşılığı ile cezalandırılırlar.
85. Şüphesiz Kur'an'ı sana farz kılan Allah, seni dönülecek yere (Mekke'ye / ahirete) mutlaka geri döndürecektir. De ki: "Rabbim, kimin hidayetle geldiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir."
86. Sen bu Kitab'ın sana indirileceğini ummuyordun; bu ancak Rabbinden bir rahmettir. Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkan olma!
87. Sana indirildikten sonra Allah'ın ayetlerinden sakın seni alıkoymasınlar! Rabbine davet et ve sakın müşriklerden olma!
88. Allah ile birlikte başka bir ilaha dua/ibadet etme! O'ndan başka ilah yoktur. O'nun zâtından başka her şey yok olucudur. Hüküm O'nundur ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
Kelime ve Dilbilgisi Örnekleri
1. Arapça İsim Örnekleri (15 Adet)
-
الْكُنُوزُ (El-Kunûz / Hazineler):
Anlamı: Gizli ve değerli mallar, hazineler.
Cümle: وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ (Biz ona anahtarları bile zor taşınan hazineler verdik.) -
الْكِتَابُ (El-Kitâb / Kitap, Tevrat/Kur'an):
Anlamı: Yazılı kutsal metin, ilahi rehber.
Cümle: وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَا أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ (İlk nesilleri helak ettikten sonra Musa'ya Kitab'ı verdik.) -
رَحْمَةٌ (Rahmet / Merhamet, Lütuf):
Anlamı: Acıma, şefkat, Allah'ın lütfu ve bağışlaması.
Cümle: وَلَكِنْ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا (Fakat Rabbinden bir rahmet olarak kavmi uyarman için gönderildin.) -
مَفَاتِحُ (Mafâtihu / Anahtarlar):
Anlamı: Kilit açma araçları, kilitli yerlerin anahtarları.
Cümle: إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ (Onun anahtarları güçlü bir topluluğa bile ağır geliyordu.) -
الْفَسَادُ (El-Fesâd / Bozgunculuk):
Anlamı: Büyüklük taslama, düzeni bozma, kötülük çıkarma.
Cümle: وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ (Yeryüzünde bozgunculuk arama; Allah bozguncuları sevmez.) -
الْآخِرَةُ (El-Âhirah / Ahiret):
Anlamı: Sonraki alem, ebedi yurt.
Cümle: تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا (İşte ahiret yurdu; biz onu büyüklük taslamayanlara veririz.) -
سِحْرٌ (Sihr / Büyü):
Anlamı: Göz bağcılık, illüzyon, büyü.
Cümle: قَالُوا سِحْرَانِ تَظَاهَرَا وَقَالُوا إِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ (Birbirine destek olan iki büyü dediler.) -
شُرَكَاءُ (Şurakâ'u / Ortaklar):
Anlamı: Şirk koşulan varlıklar, ortak edinilenler.
Cümle: وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ (Hani ortaklarım olduğunu iddia ettikleriniz nerede?) -
الْعَذَابُ (El-Azâb / Azap, Cezalandırma):
Anlamı: İşkence, şiddetli ceza.
Cümle: فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ وَرَأَوُا الْعَذَابَ (Onlara cevap veremediler ve azabı gördüler.) -
الْقُرُونُ (El-Kurûn / Nesiller, Asırlar):
Anlamı: Geçmiş çağlar, milletler, insan nesilleri.
Cümle: وَلَكِنَّا أَنْشَأْنَا قُرُونًا فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ (Fakat biz nice nesiller var ettik de ömürleri uzadı.) -
النَّهَارُ (En-Nehâr / Gündüz):
Anlamı: Aydınlık zaman dilimi, gündüz.
Cümle: قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَدًا (De ki: Eğer Allah gündüzü üzerinizde sürekli kılsaydı...) -
زِينَةٌ (Zînet / Süs, Ziynet):
Anlamı: Gösterişli giysi ve takılar, süs eşyası.
Cümle: فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ (Ziyneti ve ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı.) -
ثَوَابٌ (Şevâb / Sevap, Ödül):
Anlamı: Allah katındaki mükafat, hayırlı karşılık.
Cümle: وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَيلَكُمْ ثَوَابُ اللَّهِ خَيْرٌ (İlim verilenler dedi ki: Allah'ın sevabı daha hayırlıdır.) -
هُدًى (Huden / Hidayet, Rehber):
Anlamı: Doğru yol, rehberlik, hakka ulaştıran ışık.
Cümle: قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ مَنْ جَاءَ بِالْهُدَى (De ki: Rabbim kimin hidayetle geldiğini en iyi bilendir.) -
أُمَّةٌ (Ümmet / Topluluk, Millet):
Anlamı: İnsan topluluğu, kavim, millet.
Cümle: وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا (Her ümmetten bir şahit çıkardık.)
2. Arapça Fiil Örnekleri (15 Adet)
-
يَدْعُونَ (Yed'ûne / Çağırıyorlar):
Kökü: د ع و / Mazi: دَعَا (Çağırdı, davet etti)
Cümle: وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ (Biz onları ateşe çağıran önderler kıldık.) -
أَهْلَكْنَا (Ehlebnâ / Helak ettik):
Kökü: ه ل ك / Mazi: أَهْلَكَ (Yok etti, helak etti)
Cümle: مِنْ بَعْدِ مَا أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْأُولَى (İlk nesilleri helak ettikten sonra...) -
يَتَذَكَّرُونَ (Yetedekkerûne / Düşünüp öğüt alırlar):
Kökü: ذ ك ر / Mazi: تَذَكَّرَ (Öğüt aldı)
Cümle: وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (Andolsun öğüt alsınlar diye sözü birbiri ardınca ulaştırdık.) -
يَبْعَثُ (Yeb'asu / Gönderir):
Kökü: ب ع ث / Mazi: بَعَثَ (Gönderdi, diriltti)
Cümle: حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا رَسُولًا (Anakentlerine bir elçi gönderinceye kadar...) -
يَخْلُقُ (Yahluku / Yaratır):
Kökü: خ ل ق / Mazi: خَلَقَ (Yarattı)
Cümle: وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَيَخْتَارُ (Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.) -
يَشَاءُ (Yeşâ'u / Diler, ister):
Kökü: ش ي ء / Mazi: شَاءَ (Diledi)
Cümle: وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (Fakat Allah dilediğine hidayet verir.) -
تَسْكُنُونَ (Teskunûne / Dinlenirsiniz, huzur bulursunuz):
Kökü: س ك ن / Mazi: سَكَنَ (Yerleşti, dinlendi)
Cümle: يَأْتِيكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ فِيهِ (İçinde dinleneceğiniz bir geceyi size kim getirebilir?) -
أُوتِيَ (Ûtiye / Verildi - Edilgen):
Kökü: أ ت ي / Mazi meçhul: أُوتِيَ (Verildi)
Cümle: قَالُوا لَوْلَا أُوتِيَ مِثْلَ مَا أُوتِيَ مُوسَى (Musa'ya verilenin benzeri buna verilseydi ya dediler.) -
خَسَفْنَا (Hasefnâ / Yerin dibine geçirdik):
Kökü: خ س ف / Mazi: خَسَفَ (Batırdı, gömdü)
Cümle: فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ (Onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.) -
يَبْسُطُ (Yebsutu / Genişletir, bollaştırır):
Kökü: ب س ط / Mazi: بَسَطَ (Yaydı, serdi)
Cümle: وَيْكَأَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ (Demek ki Allah dilediğine rızkı bollaştırıyor.) -
يُفْلِحُ (Yuflihu / Kurtuluşa erer, başarır):
Kökü: ف ل ح / Mazi: أَفْلَحَ (Başardı)
Cümle: وَيْكَأَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ (Demek ki kâfirler kurtuluşa eremezler!) -
فَرَضَ (Farada / Farz kıldı, yükledi):
Kökü: ف ر ض / Mazi: فَرَضَ (Farz kıldı)
Cümle: إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرادُّكَ إِلى مَعَادٍ (Sana Kur'an'ı farz kılan seni dönülecek yere döndürecektir.) -
يَعْلَمُ (Ya'lamu / Bilir):
Kökü: ع ل م / Mazi: عَلِمَ (Bildi)
Cümle: وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ (Rabbin onların sakladıklarını da açığa vurduklarını da bilir.) -
يَبْتَغُونَ / لِتَبْتَغُوا (Litebtegû / Arasınız, arzulayasınız diye):
Kökü: ب غ ي / Mazi: إِبْتَغَى (Aradı, istedi)
Cümle: لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ (İçinde dinlenesiniz ve Allah'ın lütfunu arayasınız diye.) -
يُشْرِكُونَ (Yuşrikûne / Ortak koşuyorlar):
Kökü: ش ر ك / Mazi: أَشْرَكَ (Ortak koştu)
Cümle: سُبْحَانَ اللَّهِ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ (Allah onların ortak koştuklarından münezzektir.)
3. Arapça Edat Örnekleri (10 Adet - Harf-i Cerler Hariç)
-
لَعَلَّ (Le'alle - Temenni / Ümit Edatı):
Anlamı: Umulur ki, belki.
Cümle: وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (Umulur ki öğüt alırlar diye sözü ulaştırdık.) -
لَوْلَا (Levlâ - Tehdit / Şart Edatı):
Anlamı: Olmasaydı, ...sa ya!
Cümle: فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا (Rabbimiz bize bir elçi gönderseydin ya! derler.) -
إِنَّ (İnne - Tekit / Pekiştirme Edatı):
Anlamı: Şüphesiz, gerçekten, muhakkak.
Cümle: إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.) -
لَكِنَّ (Lâkinne - İstidrak / Düzeltme Edatı):
Anlamı: Fakat, lakin, ne var ki.
Cümle: وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (Fakat onların çoğu bilmezler.) -
فَأَمَّا (Fe-emmâ - Şart ve Tafsil Edatı):
Anlamı: ...ya gelince, ama her kim.
Cümle: فَأَمَّا مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا (Tövbe edip iman eden ve salih amel işleyene gelince...) -
إِنْ (İn - Şart Edatı):
Anlamı: Eğer, şayet.
Cümle: قُلْ فَأْتُوا بِكِتَابٍ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ هُوَ أَهْدَى مِنْهُمَا أَتَّبِعْهُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (Eğer doğru sözlü iseniz onu getirin.) -
قَدْ (Kad - Tahkik / Kesinlik Edatı):
Anlamı: Ant olsun ki, gerçekten, -mış durumdadır.
Cümle: أَوَلَمْ يَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَهْلَكَ مِنْ قَبْلِهِ مِنَ الْقُرُونِ (Allah'ın kendinden önceki nesilleri gerçekten helak ettiğini bilmedi mi?) -
يَا لَيْتَ (Yâ leyte - Temenni Edatı):
Anlamı: Keşke, ne olurdu.
Cümle: يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ (Keşke Karun'a verilenin bir benzeri bize de verilseydi!) -
أَفَلَا (Efelâ - İstifham / Soru ve İkaz Edatı):
Anlamı: Hâlâ mı, hiç mi... değil?
Cümle: وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى أَفَلَا تَعْقِلُونَ (Allah katındakiler daha hayırlıdır; hâlâ akıllanmayacak mısınız?) -
عَسَى (Asâ - Ümit / Beklenti Edatı):
Anlamı: Umulur ki, belki de.
Cümle: فَعَسَى أَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِحِينَ (Umulur ki o kurtuluşa erenlerden olur.)
Kasas Suresi 41-88. Ayetler Dilbilgisi ve Kelime Testi



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.