☝📖İbrahimi ﷺ Muhammedi ﷺ Hanif İslam📖☝﷽𐰃𐰠𐰯☝📖المحمدية☝Muhammediyye📖☝𐰃𐰠𐰯༺الله أكبر ༻

Güncel Duyuru Eylül 2026

Kur'anla Arapça Dilbilgisi derslerimiz ve gramer ve kelime ezber testi ,örnek cümle ve kelimeler le beraber sitemize ekleniyor... 116 tane Arapça dilbilgisi konu testi ve Örnek kelimeler ve örnek cümleler ve kelime ezber testi sitemize eklendi..

☝المحمدية☝الاامام سيد محمد هاشمي الموسوي 📖 ☝

☝https://www.muhammediyye.org/
📖-المحمدية-📖

Teoriye göre;İlluminati(hizbüşşeytan) yani uzaylı ve insan melezi ırklar,yarı vampir,yılan,ejderha vs melez soylardan oluşan topluluk,masonik, illuminatik firavun ve nemrud soylarının hipnoz,büyü,zihin kontrolü,algı yönetimi ile bireyler ve toplumları yönetmesi,hizbüşşeytan illumiatinin küresel illuminatik sistemi; siyaset,medya,sivil toplum,terör örgütleri,mafya,enerji,silah,ilaç,gıda tekeli alanlarda illuminati vardır!

Destek olmak isteyen kardeşlerimiz iletişim formundan bize yazınız Allah razı olsun.

Kuranla-Arapca-7. A'râf Sûresi-2-100-206

☝https://www.muhammediyye.org/
📖-المحمدية علي الكتاب و السنة الصحيحة-📖
Üye olmak isteyen kardeşlerimiz iletişim formundan bize yazınız Allah razı olsun.Kardeşlerimize Önemli :
اعوذ بالله من الشيطان الرجيم
 بسم الله الرحمان الرحيم
 الحمد لله رب العالمين و الصلاة و السلام علي امامنا محمد
 و آله و اهل بيته و صحبه و امته اجمعين
Euzü billahi mineşeydanirracimi ve min hizbihi..
Bismillahirrahmanirrahiym
Allahım cc Şeytandan ve onun hizbi tağutlardan
marid ve hannaslardan,cibt ve belamlardan sana sığınırız.Rahman ve rahiym olan Allahın cc adıyla.. 
Ahmedilik,kadıyanilik,bahailik,Vahhabilik,Şiilik,
illuminati,masonluk,yahudilik,nasırilik,nusayrilik,yezidilik,
sağcılık,solculuk,islamcılık,ateizm,deizm, budizm,hinduizm gibi  İbrahimi  ﷺ Muhammedi  ﷺ hanif İslama aykırı dini,felsefi ve ideolojik akımlardan imanımızı ve dinimizi koruyalım!     
İbrahimi  ﷺ Muhammedi  ﷺ hanif din islamdır!
İslam ise; peygamberler peygamberi cenabı Muhammed   dinidir!..
Nemrut,Firavun,İsis,ra ve el gibi tağutlar(illuminati) ve onların günümüzdeki soylarının ve taraftarlarının dini(inanış,felsefe,ideolojilerinin) değil!
𐰃𐰠𐰯Kur'an ve sahih sünnetin izinde Muhammediyiz𐰃𐰠𐰯
📖☝ المحمدية علي الكتاب و السنة☝📖 Arapça Dersleri☝İslami Sohbetler☝İslami İlimler☝Manevi Rehberlik☝  instagram: https://www.instagram.com/muhammediyye
  • Ders1
  • Ders2
  • Konu Testi
  • Sureler
  • Arapça Dersler
  • ☝📖المحمدية📖☝

Kuranla-Arapca-7. A'râf Sûresi-100-149.ayetler

Konu Özeti: A'râf Sûresi'nin 100-149. ayetleri arasındaki bu bölümde; geçmiş ümmetlerin (Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, Şuayb ve Firavun kavimleri) peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle uğradıkları ilâhî azaplar ve helâk süreçleri, Hz. Mûsa'nın Firavun ile mücadelesi, Mısır'da halka verilen musibetler (tufan, çekirge, kurbağa vb.), İsrâiloğullarının denizden geçirilmesi, Tûr Dağı'ndaki ilâhî kelâm ve levhaların verilmesi ile buuzağı putuna tapınma olayları ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır. Kaynak: kuran-eski.edize.com

Ayetler ve Türkçe Çevirileri

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

100. أَوْلَمْ يَهْدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ الْأَرْضَ مِنْ بَعْدِ أَهْلِهَا أَنْ لَوْ نَشَاءُ أَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَنَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
Meali: Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne varis olanlara şu gerçek hâlâ belli olmadı mı ki, eğer dileseydik onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar işitmezler.
101. تِلْكَ الْقُرَى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنْبَائِهَا وَلَقَدْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُ كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِ الْكَافِرِينَ
Meali: İşte o memleketler! Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun ki peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti. Fakat onlar önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.
102. وَمَا وَجَدْنَا لِأَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍ وَإِنْ وَجَدْنَا أَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقِينَ
Meali: Onların çoğunda sözünde durma diye bir şey bulmadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk.
103. ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَظَلَمُوا بِهَا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ
Meali: Sonra onların ardından Mûsâ'yı mucizelerimizle Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik; ama onlar bunlara haksızlık ettiler. Bir bak, bozguncuların sonu nasıl oldu!
104. وَقَالَ مُوسَى يَا فِرْعَوْنُ إِنِّي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Meali: Mûsâ şöyle dedi: "Ey Firavun! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinden gönderilmiş bir elçiyim."
105. حَقِيقٌ عَلَى أَنْ لَا أَقُولَ عَلَى اللَّهِ إِلَّا الْحَقَّ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَأَرْسِلْ مَعِيَ بَنِي إِسْرَائِيلَ
Meali: "Allah hakkında haktan başkasını söylememem gerekir. Size Rabbinizden açık bir delil getirdim; artık İsrâiloğullarını benimle birlikte gönder."
106. قَالَ إِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِآيَةٍ فَأْتِ بِهَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
Meali: Firavun, "Eğer bir mucize getirdiysen ve doğru söyleyenlerden isen, haydi onu ortaya koy bakalım" dedi.
107. فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ
Meali: Bunun üzerine Mûsâ asasını attı; bir de ne görsünler, asa apaçık bir yılan oluvermiş!
108. وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ
Meali: Elini (koynundan) çıkırdı; o da bakanlar için apaçık bembeyaz idi.
109. قَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ
Meali: Firavun kavminin ileri gelenleri, "Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır" dediler.
110. يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ
Meali: "Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor; buna ne buyurursunuz?"
111. قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَأَرْسِلْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ
Meali: Dediler ki: "Onu da kardeşini de beklet; şehirlere toplayıcılar gönder."
112. يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ
Meali: "Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler."
113. وَجَاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُوا إِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ
Meali: Sihirbazlar Firavun'a geldiler ve, "Eğer galip gelenler biz olursak, bize kesinlikle bir ücret var değil mi?" dediler.
114. قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ
Meali: Firavun, "Evet, ve şüphesiz siz o zaman gözde kimselerden olacaksınız" dedi.
115. قَالُوا يَا مُوسَى إِمَّا أَنْ تُلْقِيَ وَإِمَّا أَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْقِينَ
Meali: Dediler ki: "Ey Mûsâ! (Asanı) önce sen mi atarsın, yoksa atanlar biz mi olalım?"
116. قَالَ أَلْقُوا فَلَمَّا أَلْقَوْا سَحَرُوا أَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَاءُوا بِسِحْرٍ عَظِيمٍ
Meali: Mûsâ, "Siz atın" dedi. Onlar (asalarını) atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir ortaya koydular.
117. وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَلْقِ عَصَاكَ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ
Meali: Biz de Mûsâ'ya, "Asanı at!" diye vahyettik. Bir de ne görsünler, asa onların uydurduklarını yutuyveriyor!
118. فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Meali: Böylece hak ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları boşa gitti.
119. فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرِينَ
Meali: Orada yengiye uğradılar ve küçük düşerek geri döndüler.
120. وَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ
Meali: Sihirbazlar secdeye kapandılar.
121. قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
Meali: "Âlemlerin Rabbine iman ettik" dediler.
122. رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ
Meali: "Mûsâ ve Harun'un Rabbine!"
123. قَالَ فِرْعَوْنُ آمَنْتُمْ بِهِ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّ هَذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَا أَهْلَهَا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
Meali: Firavun şöyle dedi: "Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Şüphesiz bu, halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Ama ileride bileceksiniz!"
124. لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ
Meali: "Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı zıt yönlerden çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi astıracağım."
125. قَالُوا إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ
Meali: Dediler ki: "Şüphesiz biz zaten Rabbimize döneceğiz."
126. وَمَا تَنْقِمُ مِنَّا إِلَّا أَنْ آمَنَّا بِآيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَاءَتْنَا رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ
Meali: "Bizden intikam almana sebep, sırf Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara iman etmemizdir. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi müslüman olarak canımızı al."
127. وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ أَتَذَرُ مُوسَى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبْنَاءَهُمْ وَنَسْتَحْيِي نِسَاءَهُمْ وَإِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ
Meali: Firavun kavminin ileri gelenleri dediler ki: "Mûsâ'yı ve kavmini, yeryüzünde fesat çıkarsınlar, seni ve ilâhlarını terk etsinler diye mi bırakacaksın?" Firavun, "Oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız; biz onların üstünde mutlak bir güce sahibiz" dedi.
128. قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اسْتَعِينُوا بِاللَّهِ وَاصْبِرُوا إِنَّ الْأَرْضَ لِلَّهِ يُورِثُهَا مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
Meali: Mûsâ kavmine dedi ki: "Allah'tan yardım dileyin ve sabırlı olun. Şüphesiz yeryüzü Allah'ındır; onu kullarından dilediğine miras kılar. Sonuç takva sahiplerinindir."
129. قَالُوا أُوذِينَا مِنْ قَبْلِ أَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَا قَالَ عَسَى رَبُّكُمْ أَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ
Meali: Dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyete uğratıldık." Mûsâ dedi ki: "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve yeryüzünde sizi onların yerine geçirir de nasıl davranacağınıza bakar."
130. وَلَقَدْ أَخَذْنَا آلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
Meali: Andolsun ki Firavun ailesini, belki düşünüp öğüt alırlar diye yıllarca kuraklık ve ürün kıtlığıyla cezalandırdık.
131. فَإِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هَذِهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَلَا إِنَّ طَائِرَهُمْ عِنْدَ اللَّهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Meali: Onlara bir iyilik gelince, "Bu bizim hakkımızdır" derler; başlarına bir kötülük gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. Bilin ki onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katındadır, fakat çok bilmezler.
132. وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِمْ مِنْ آيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ
Meali: Ve dediler ki: "Bizi büyülemek için ne mucize getirirsen getir, yine de sana inanacak değiliz."
133. فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ
Meali: Bunun üzerine biz de ayrı ayrı mucizeler olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir topluluk oldular.
134. وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ
Meali: Azap üzerlerine çökünce, "Ey Mûsâ!" dediler, "Bizim için Rabbine, sana verdiği söz hakkı için dua et. Eğer bizden azabı kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve İsrâiloğullarını seninle göndereceğiz."
135. فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ
Meali: Fakat ertelediğimiz bir süreye kadar azabı kendilerinden kaldırdığımızda, hemen sözlerinden dönüyorlardı.
136. فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ
Meali: Bunun üzerine âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle onlardan intikam aldık ve onları denizde boğduk.
137. وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ بِمَا صَبَرُوا وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ
Meali: Ezilip hor görülen kavmi (İsrâiloğullarını), bereketle donattığımız yeryüzünün doğu ve batılarına mirasçı kıldık. Sabretmeleri sebebiyle Rabbinin İsrâiloğullarına verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yükselttikleri köşkleri yerle bir ettik.
138. وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتَوْا عَلَى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلَى أَصْنَامٍ لَهُمْ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَنَا إِلَهًا كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
Meali: İsrâiloğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putlara tapınmakta olan bir topluluğa rastladılar. "Ey Mûsâ! Bizim için de onların ilâhları gibi bir ilâh yap" dediler. Mûsâ, "Şüphesiz siz cahillik eden bir topluluksunuz" dedi.
139. إِنَّ هَؤُلَاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ فِيهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Meali: "Şüphesiz bunların içinde bulundukları din yok olmaya mahkûmdür, yapmakta oldukları da batıldır."
140. قَالَ أَغَيْرَ اللَّهِ أَبْغِيكُمْ إِلَهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ
Meali: Mûsâ dedi ki: "Allah sizi âlemlere üstün kılmışken, ben size O'ndan başka bir ilâh mı arayacağım?"
141. وَإِذْ أَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ يُقَتِّلُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَنَسْتَحْيِي نِسَاءَهُمْ وَفِي ذَلِكُمْ بَلَاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ
Meali: Hani sizi, oğullarınızı öldürüp kadınlarınızı sağ bırakan, size işkencenin en kötüsünü reva gören Firavun ailesinden kurtarmıştık. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.
142. وَوَاعَدْنَا مُوسَى ثَلَاثِينَ لَيْلَةً وَأَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ مِيقَاتُ رَبِّهِ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً وَقَالَ مُوسَى لِأَخِيهِ هَارُونَ اخْلُفْنِي فِي قَوْمِي وَأَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَبِيلَ الْمُفْسِدِينَ
Meali: Mûsâ ile otuz gece için sözleşmiştik; ona on (gece) daha ilave ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. Mûsâ kardeşi Hârûn'a dedi ki: "Kavmim arasında benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna uyma."
143. وَلَمَّا جَاءَ مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَرَانِي وَلَكِنْ انْظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
Meali: Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi onunla konuşunca, "Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" dedi. Rabbi, "Beni asla göremezsin. Fakat dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin" dedi. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti, Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: "Senin şanın yücedir, sana tevbe ettim; ben inananların ilkiyim."
144. قَالَ يَا مُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِي وَبِكَلَامِي فَخُذْ مَا آتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ
Meali: Allah buyurdu ki: "Ey Mûsâ! Elçiliklerimle ve kelâmımla seni insanlara üstün kıldım. Sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol."
145. وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْأَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصِيلًا لِكُلِّ شَيْءٍ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِأَحْسَنِهَا سَأُورِيكُمْ دَارَ الْفَاسِقِينَ
Meali: Levhalarda ona her şeyden bir öğüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık. "Onları kuvvetle tut, kavmine de emret, en güzeliyle alsınlar. Size yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim."
146. سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الْغَيِّ لَنْ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ
Meali: Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden çevireceğim. Onlar her mucizeyi görseler de yine ona inanmazlar. Doğruluk yolunu görseler o yolu tutmazlar, azgınlık yolunu görseler o yolu hemen benimserler. Bu, onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları yüzündendir.
147. وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَلِقَاءِ الْآخِرَةِ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ هَلْ يُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Meali: Âyetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar ancak yapmakta olduklarıyla cezalandırılırlar.
148. وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِنْ بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْا أَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْدِيهِمْ سَبِيلًا اتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِمِينَ
Meali: Mûsâ'nın arkasından kavmi, süs eşyalarından böğürtüsü olan bir buzağı heykelini ilâh edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onları bir yola iletmediğini görmediler mi? Onu (ilâh) edindiler ve zalimler oldular.
149. وَلَمَّا سُقِطَ فِي أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْا أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّوا قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
Meali: Ne zaman ki pişman olup elleri böğründe kaldı ve sapıttıklarını gördüler, dediler ki: "Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz."

Parçadan Seçilen Arapça İsimler (25 Adet)

1. أَرْض (Arz): Yeryüzü, toprak. Örnek: خَلَقَ اللَّهُ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ (Allah yeryüzünü ve gökleri yarattı.)

2. قَلْب (Kalb): Yürek, gönül. Örnek: فِي قَلْبِهِ نُورُ الْإِيمَانِ (Onun kalbinde iman nuru vardır.)

3. رَسُول (Resûl): Elçi, peygamber. Örnek: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ إِلَى الْعَالَمِينَ (Muhammed, âlemlere Allah'ın elçisidir.)

4. رَبّ (Rabb): Terbiye eden, sahip, Rab. Örnek: رَبِّيَ اللَّhُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ (Rabbim Allah'tır, O'ndan başka ilâh yoktur.)

5. عَصَا (Asâ): Asa, değnek. Örnek: أَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ عَلَى الْأَرْضِ (Mûsâ asasını yere attı.)

6. ثُعْبَان (Su'bân): Büyük yılan, ejderha. Örnek: تَحَوَّلَتِ الْعَصَا إِلَى ثُعْبَانٍ مُبِينٍ (Asa apaçık bir yılana dönüştü.)

7. سَاحِر (Sâhir): Sihirbaz, büyücü. Örnek: جَاءَ السَّحِرَةُ لِيُغَالِبُوا مُوسَى (Sihirbazlar Mûsâ ile yarışmak için geldiler.)

8. مَدِينَة (Medînetün): Şehir, kent. Örnek: دَخَلَ الرَّجُلُ الْمَدِينَةَ صَباحاً (Adam sabahleyin şehre girdi.)

9. عَدُوّ (Aduvv): Düşman. Örnek: الشَّيْطَانُ عَدُوٌّ مُبِينٌ لِلْإِنْسَانِ (Şeytan insan için apaçık bir düşmandır.)

10. ثَمَرَة (Semerat / Semere): Meyve, ürün. Örnek: أَخْرَجَ اللَّhُ الثَّمَرَاتِ مِنَ الْأَرْضِ (Allah topraktan meyveler çıkardı.)

11. طُوفَان (Tûfân): Tufan, su baskını. Örnek: أَصَابَ قَوْمَ فِرْعَوْنَ الطُّوفَانُ (Firavun kavmini tufan musibeti vurdu.)

12. جَرَاد (Cerâd): Çekirge. Örnek: أَرْسَلَ اللَّهُ عَلَيْهِمُ الْجَرَادَ (Allah onların üzerine çekirgeler gönderdi.)

13. قُمَّل (Kummal): Haşere, bit. Örnek: كَانَ الْقُمَّلُ عَذَابًا عَلَيْهِمْ (Haşere onlar üzerinde bir azap idi.)

14. ضَفَادِع (Defâdi'): Kurbağalar. Örnek: خَرَجَتِ الضَّفَادِعُ مِنْ بُيُوتِهِمْ (Kurbağalar evlerinden dışarı çıktı.)

15. دَم (Dem): Kan. Örnek: تَحَوَّلَ الْمَاءُ إِلَى دَمٍ عِاقَابًا (Su ceza olarak kana dönüştü.)

16. يَم (Yem): Deniz, büyük su. Örnek: أَغْرَقَ اللَّهُ فِرْعَوْنَ فِي الْيَمِّ (Allah Firavun'u denizde boğdu.)

17. بَحْر (Bahr): Deniz. Örnek: جَاوَزْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ (İsrâiloğullarını denizden geçirdik.)

18. صَنَم (Sanam): Put, heykel. Örnek: كَانَ الْقَوْمُ يَعْبُفُونَ الْأَصْنَامَ (Kavim putlara tapınıyordu.)

19. إِلَه (İlâh): İlah, mabud. Örnek: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَقُّ (Hak olan Allah'tan başka ilâh yoktur.)

20. أَلْوَاح (Elvâh): Levhalar. Örnek: كَتَبْنَا لِمُوسَى فِي الْأَلْوَاحِ (Mûsâ için levhalarda yazdık.)

21. عِجْل (İcl): Buzağı. Örnek: اتَّخَذُوا مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا (Süs eşyalarından bir buzağı edindiler.)

22. جَسَد (Cەسed): Ceset, beden, heykel. Örnek: صَنَعُوا عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ (Böğürtüsü olan bir buzağı cesedi yaptılar.)

23. خُوَار (Huvâr): Böğürme sesleri (inek vb.). Örnek: سَمِعُوا خُوَارَ الْعِجْلِ (Buzağının böğürmesini işittiler.)

24. ظَالِم (Zâlim): Zalim, haksızlık eden. Örnek: إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ (Şüphesiz Allah zalimleri sevmez.)

25. خَاسِر (Hâsir): Hüsrana uğrayan, ziyan eden. Örnek: أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ فِي الْآخِرَةِ (İşte onlar ahirette hüsrana uğrayanlardır.)

Parçadan Seçilen Arapça Fiiller (25 Adet)

1. وَرِثَ (Kökü: و ر ث) - Varis olmak: Örnek: يَرِثُ الصَّالِحُونَ الْأَرْضَ (Salih kullar yeryüzüne varis olur.)

2. شَاءَ (Kökü: ش ي ء) - Dilemek, istemek: Örnek: يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ (Allah dilediğini yapar.)

3. أَصَابَ (Kökü: ص و ب) - İsabet etmek, musallat kılmak: Örnek: أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ عَظِيمَةٌ (Onlara büyük bir musibet isabet etti.)

4. طَبَعَ (Kökü: ط ب ع) - Mühürlemek: Örnek: طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِ الْكَافِرِينَ (Allah kâfirlerin kalplerini mühürledi.)

5. قَصَّ (Kökü: ق ص ص) - Kıssa anlatmak, bildirmek: Örnek: نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ (Sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz.)

6. جَاءَ (Kökü: ج ي ء) - Gelmek: Örnek: جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (Hak geldi, batil zail oldu.)

7. كَذَّبَ (Kökü: ك ذ ب) - Yalanlamak: Örnek: كَذَّبَ الْقَوْمُ رُسُلَهُمْ (Kavim peygamberlerini yalanladı.)

8. بَعَثَ (Kökü: ب ع ث) - Göndermek, diriltmek: Örnek: بَعَثَ اللَّهُ نَبِيًّا إِلَى الْقَوْمِ (Allah o kavme bir peygamber gönderdi.)

9. ظَلَمَ (Kökü: ظ ل م) - Zulmetmek, haksızlık etmek: Örnek: ظَلَمَ الْإِنْسَانُ نَفْسَهُ (İnsan kendi kendine zulmetti.)

10. أَرْسَلَ (Kökü: ر س ل) - Elçi göndermek, salmak: Örnek: أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ (Elçilerimizi delillerle gönderdik.)

11. أَلْقَى (Kökü: ل ق ي) - Atmak, bırakmak: Örnek: أَلْقَى الْمُجْرِمُ سِلَاحَهُ (Suçlu silahını attı.)

12. نَزَعَ (Kökü: ن ز ع) - Çekip çıkarmak, söküp almak: Örnek: نَزَعَ اللُّبَاسَ عَنْ يَدِهِ (Elinden elbiseyi çıkardı.)

13. أَرَادَ (Kökü: ر و د / ر ي د) - İstemek, arzu etmek: Örnek: يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ (Allah sizin için kolaylık ister.)

14. آمَنَ (Kökü: أ م ن) - İnanmak, iman etmek: Örnek: آمَنَ الرَّجُلُ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ (Adam Allah'a ve elçisine iman etti.)

15. قَتَلَ (Kökü: ق ت ل) - Öldürmek: Örnek: قَتَلَ الجَيْشُ الأعداءَ (Ordu düşmanları öldürdü.)

16. اِسْتَعَانَ (Kökü: ع و ن) - Yardım istemek: Örnek: اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ (Sabır ve namazla yardım dileyin.)

17. أَهْلَكَ (Kökü: ه ل ك) - Helâk etmek, yok etmek: Örnek: أَهْلَكَ اللَّهُ الظَّالِمِينَ (Allah zalimleri helâk etti.)

18. أَخَذَ (Kökü: أ خ ذ) - Almak, yakalamak: Örnek: أَخَذَ المعلمُ الكتابَ (Öğretmen kitabı aldı.)

19. أَغْرَقَ (Kökü: غ ر ق) - Suda boğmak: Örnek: أَغْرَقْنَا الفِرْعَوْنَ في البَحْرِ (Firavun'u denizde boğduk.)

20. أَوْرَثَ (Kökü: و ر ث) - Varis kılmak, miras bırakmak: Örnek: أَوْرَثْنَا العبادَ الصَّالِحينَ الأَرْضَ (Salih kullara yeryüzünü miras kıldık.)

21. جَاوَزَ (Kökü: ج و ز) - Geçmek, öteye geçirmek: Örnek: جَاوَزَ المسافرُ النهرَ (Yolcu nehri geçiti.)

22. كَلَّمَ (Kökü: ك ل م) - Konuşmak, hitap etmek: Örnek: كَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا (Allah Mûsâ ile konuştu.)

23. اصْطَفَى (Kökü: ص ف و) - Seçmek, seçkin kılmak: Örnek: اصْطَفَى اللَّهُ آدَمَ وَنُوحًا (Allah Âdem'i ve Nûh'u seçti.)

24. كَتَبَ (Kökü: ك ت ب) - Yazmak: Örnek: كَتَبَ اللَّهُ الرَّحْمَةَ عَلَى نَفْسِهِ (Allah rahmeti kendi üzerine yazdı.)

25. ضَلَّ (Kökü: ض ل ل) - Sapıtmak, yoldan çıkmak: Örnek: ضَلَّ الْقَوْمُ عَنِ السَّوَاءِ (Kavim doğru yoldan sapıttı.)

Parçadan Seçilen Arapça Edatlar (15 Adet - Harf-i Cerler Hariç)

1. أَم (Em): Yoksa, yahut (soru/tercih edatı). Örnek: أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ (Yoksa gayp onların katında da onlar mı yazıyorlar?)

2. لَوْ (Lev): Şayet,se (şart edatı). Örnek: لَوْ نَشَاءُ لَفَعَلْنَاهُ (Dileseydik onu yapardık.)

3. مَا (Mâ): Değil, ne, şey (olumsuzluk / ilgi edatı). Örnek: مَا كَانَ بَشَرًا (O bir beşer değildi.)

4. لَا (Lâ): Hayır, değil, sakın (olumsuzluk edatı). Örnek: لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا (Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.)

5. إِنْ (İn): Eğer (şart edatı). Örnek: إِنْ تُطِيعُوا الْكُفَّارَ يَرُدُّوكُمْ (Eğer kâfirlere uyarsanız sizi geri çevirirler.)

6. قَدْ (Kad): Kesinlik, -miş / -di (tahkik edatı). Örnek: قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ (Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir.)

7. سَوْفَ (Sevfe): Yakında, gelecekte (istikbal edatı). Örnek: فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ (Yakında kimin azaba uğrayacağını bileceksiniz.)

8. أَمَّا (Emmâ): -e gelince, amma (şart/detay edatı). Örnek: فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ (Yetime gelince, sakın onu kahretme.)

9. بَلْ (Bel): Bilakis, aksine (isti'dâf/rüştiye edatı). Örnek: بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ (Bilakis onlar azgın bir topluluktur.)

10. كَيْفَ (Keyfe): Nasıl? (soru edatı). Örnek: كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ (Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?)

11. أَنَّ (Enne): Ki, -diğini (isim cümlelerini bağlayan edat). Örnek: عَلِمْتُ أَنَّهُ صَادِقٌ (Onun doğru sözlü olduğunu bildim.)

12. هَلْ (Hel): Mı / Mü? (soru edatı). Örnek: هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ (Allah'tan başka yaratan var mı?)

13. كَأَنَّ (Keenne): Sanki, tıpkı (benzetme edatı). Örnek: كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ (Sanki onlar dayağa dayanmış keresteler gibidirler.)

14. إِذْ (İz): -dığı zaman, hani (zarf/bağlantı edatı). Örnek: وَاذْكُرُوا إِذْ كُنْتُمْ قَلِيلًا (Hani siz az idiniz, hatırlayın.)

15. لَمَّا (Lemmâ): -diği zaman, henüz -medi (zaman edatı). Örnek: فَلَمَّا جَاءَهُمْ بَأْسُنَا قَالُوا (Azabımız onlara geldiği zaman dediler ki...)

7. A'râf Sûresi-150-206.ayetler

Konu Özeti: A'râf Sûresi'nin 150-206. ayetleri arasındaki bu bölümde; Hz. Musa'nın Hz. Harun ve kavmiyle olan diyalogu, buzağı kssası, tövbe edenlerin bağışlanması, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Tevrat ve İncil'de müjdelenmesi, İsrailoğullarının ahitleri ve ibretlik durumları, Adem oğullarından alınan misak, kibir ve cehaletten sakınma, Allah'ın en güzel isimleriyle (Esma-i Hüsnâ) dua etme ilkeleri ve Kur'an tilaveti esnasında riayet edilmesi gereken edep kuralları ele alınmaktadır. Kaynak: kuran-eski.edize.com

Ayetler ve Türkçe Çevirileri

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

150. وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِنْ بَعْدِي أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ وَأَلْقَى الْأَلْوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُوا يَقْتُلُونِي فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْأَعْدَاءَ وَلَا تَجْعَلْنِي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
Meali: Musa, kavmine öfkeli ve üzgün olarak döndü, "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini acele mi ettiniz?" dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşinin başından tutup onu kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi Harun,) "Ey anam oğlu!" dedi, "Şüphesiz bu kavim beni hırpalayıp zayıf düştüler, neredeyse beni öldüreceklerdi. Düşmanları bana sevindirme, beni zulmeden kavimle bir tutma."
151. قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِأَخِي وَأَدْخِلْنَا فِي رَحْمَتِكَ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
Meali: (Musa) dedi ki: "Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kabul et. Sen merhametlilerin en merhametlisisin."
152. إِنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَرِينَ
Meali: Şüphesiz o buzağıyı (ilah) edinenlere rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir zilet erişecektir. Biz iftira edenleri işte böyle cezalandırırız.
153. وَالَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَآمَنُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
Meali: Kötülükleri işleyip sonra arkasından tevbe edenler ve iman edenler var ya; şüphesiz senin rabbin onlardan sonra elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
154. وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الْأَلْوَاحَ وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
Meali: Musa'nın öfkesi dindiğinde levhaları aldı. Onların nüshasında rablerinden korkanlar için bir hidayet ve rahmet vardır.
155. وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلًا لِمِيقَاتِنَا فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَإِيَّايَ أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا إِنْ هِيَ إِلَّا فِتْنَتُكَ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَاءُ وَتَهْدِي مَنْ تَشَاءُ أَنْتَ وَلِيُفَ فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنْتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ
Meali: Musa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti. Onları şiddetli bir sarsıntı yakalayınca dedi ki: "Rabbim, dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helâk edecek misin? Bu, ancak senin imtihanındır; onunla dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin. Sen bizim velimizsin; bizi bağışla, bize merhamet et, sen bağışlayanların en hayırlısısın."
156. وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاءُ وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ
Meali: "Bize bu dünyada da iyilik yaz, ahirette de. Şüphesiz biz sana yöneldik." Allah şöyle buyurdu: "Azabımı dilediğime veririm, rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu takva sahiplerine, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım."
157. الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالْأَغْلَالَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُوا بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِي أُنْزِلَ مَعَهُ أُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Meali: Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o ümmi peygambere uyarlar; o, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar, temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri indirir. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.
158. قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Meali: De ki: "Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, O'ndan başka ilâh olmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın hepinize gönderdiği elçisiyim." Artık Allah'a ve O'nun sözlerine inanan, o ümmi peygambere, o Resûl'e iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız.
159. وَمِنْ قَوْمِ مُوسَى أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ
Meali: Musa'nın kavminden hak ile yola ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk da vardır.
160. وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَأَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Meali: Onları on iki oymak topluluğa ayırdık. Kavmi Musa'dan su isteyince, "Asanla taşa vur" diye vahyettik. Oradan on iki pınar fışkırdı. Her kabile su içeceği yeri bildi. Bulutları üzerlerine gölge yaptık ve kendilerine kudret helvası ile bıldırcın indirdik. "Size rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yeyin" dedik. Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı.
161. وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هَذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمُ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا نَغْفِرْ لَكُمْ خَطِيئَاتِكُمْ سَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ
Meali: Hani onlara, "Şu kasabaya yerleşin, dilediğiniz yerden yiyin, 'Hıtse (bizi bağışla)' deyin ve kapıdan secde ederek girin ki hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere artıracağız" denilmişti.
162. فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ
Meali: Fakat içlerinden zulmedenler, sözü kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler. Bunun üzerine biz de işledikleri zulüm karşılığında gökten üzerlerine bir azap gönderdik.
163. وَاسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا وَيَوْمَ لَا يَسْبْتُونَ لَا تَأْتِيهِمْ كَذَلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
Meali: Onlara, deniz kenarında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi gününde yasağı çiğniyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıklarında balıkları onlara akın akın geliyordu, tatil yapmadıkları günlerde ise gelmiyordu. Yoldan çıkmalarından ötürü onları işte böyle imtihan ediyorduk.
164. وَإِذْ قَالَتْ أُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا اللَّهُ مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا قَالُوا مَعْذِرَةً إِلَى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Meali: İçlerinden bir topluluk, "Allah'ın helâk edeceği veya şiddetli bir azapla azap edeceği bir kavme niye öğüt veriyorsunuz?" dediğinde, (öğüt verenler) şöyle demişti: "Rabbinize karşı bir mazeretimiz olsun diye ve ola ki sakınırlar."
165. فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ أَنْجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّوءِ وَأَخَذْنَا الَّذِينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَئِيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
Meali: Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, kötülükten alıkoyanları kurtardık; zulmedenleri de yoldan çıkmalarından ötürü şiddetli bir azapla yakaladık.
166. فَلَمَّا عَتَوْا عَمَّا نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ
Meali: Ne zaman ki yasaklandıkları şeylerde inat edip büyüklük tasladılar, onlara, "Aşağılık maymunlar olun!" dedik.
167. وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ يَسُومُهُمْ سُوءَ الْعَذَابِ إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
Meali: Hani rabbin, kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü tattıracak kimseleri elbette göndereceğini ilan etmişti. Şüphesiz senin rabbin cezayı çabuk olandır, şüphesiz O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
168. وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي الْأَرْضِ أُمَمًا مِنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذَلِكَ وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Meali: Onları yeryüzünde topluluklara ayırdık. Kimileri salih kişilerdir, kimileri de bunlardan aşağıdadır. Belki dönerler diye onları iyilikler ve kötülüklerle imtihan ettik.
169. فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هَذَا الْأَدْنَى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَا وَإِنْ يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِثْلُهُ يَأْخُذُوهُ أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِمْ مِيثَاقُ الْكِتَابِ أَنْ لَا يَقُولُوا عَلَى اللَّهِ إِلَّا الْحَقَّ وَدَرَسُوا مَا فِيهِ وَالدَّارُ الْآخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Meali: Arkalarından Kitab'a varis olan birtakım sonraki nesiller geldi. Bunlar şu alçak dünyanın geçici malını alıp, "Nasıl olsa bağışlanacağız" diyorlar. Kendilerine yine ona benzer bir menfaat gelirse onu da alırlar. Kitap üzerinden, Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair söz alınmamış mıydı? İçindekileri okuyup öğrenmediler mi? Ahiret yurdu, takva sahipleri için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?
170. وَالَّذِينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ الْمُصْلِحِينَ
Meali: Kitab'a sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar var ya; şüphesiz biz iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz.
171. وَإِذْ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَأَنَّهُ ظُلَّةٌ وَظَنُّوا أَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْ خُذُوا مَا آتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Meali: Hani daği üzerlerine gölge gibi kaldırmıştık da üzerlerine düşecek sanmışlardı. "Size verdiğimiz Kitap'a sımsıkı sarılın ve içindekileri hatırlayın ki sakınasınız" demiştik.
172. وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا أَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ
Meali: Hani rabbin, Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak, "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar, "Evet, şahidiz (buna)" dediler. (Bunu) kıyamet günü, "Bizim bundan habibimiz yoktu" demeyesiniz diye (yaptık).
173. أَوْ تَقُولُوا إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ
Meali: Veya, "Daha önce atalarımız ortak koştukları için biz de onlardan sonra gelen bir nesiliz; şimdi batıl işleyenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?" demeyesiniz diye.
174. وَكَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Meali: Belki dönerler diye âyetleri işte böyle ayrıntılı açıklıyoruz.
175. وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِي آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ
Meali: Onlara, kendisine âyetlerimizi verdiğimiz, fakat onlardan sıyrılıp çıkan, bunun üzerine şeytanın arkasına taktığı ve nihayet azgınlardan olan adamın haberini oku.
176. وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الْأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ ذَلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Meali: Eğer dileseydik onu bu âyetlerle yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplandı ve nefsinin arzusuna uydu. Onun durumu, üzerine varsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. Artık bu kıssayı anlat, ola ki düşünürler.
177. سَاءَ مَثَلًا الْقَوْمُ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَأَنْفُسَهُمْ كَانُوا يَظْلِمُونَ
Meali: Âyetlerimizi yalanlayan ve sadece kendilerine zulmeden kavmin durumu ne kötüdür!
178. مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Meali: Allah kime hidayet ederse, işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.
179. وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
Meali: Andolsun ki cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda (kişi) yarattık. Kalpleri vardır ama onlarla anlamazlar; gözleri vardır ama onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte gafil olanlar onlardır.
180. وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَائِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Meali: En güzel isimler Allah'ındır. O hâlde o güzel isimlerle O'na dua edin. O'nun isimlerinde eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.
181. وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ
Meali: Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, hakka iletirler ve onunla adalet yaparlar.
182. وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ
Meali: Âyetlerimizi yalanlayanları, bilmedikleri yönden yavaş yavaş felakete yaklaştıracağız.
183. وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ
Meali: Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim planım sağlamdır.
184. أَوَ لَمْ يَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ
Meali: Arkadaşlarında hiçbir delilik olmadığını düşünmediler mi? O ancak apaçık bir uyarıcıdır.
185. أَوَ لَمْ يَنْظُرُوا فِي مَلَكُوتِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ وَأَنْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ
Meali: Göklerin ve yerin mülkiyetine, Allah'ın yarattığı her şeye bakmadılar mı? Ecellerinin yaklaşmış olabileceğini hiç düşünmediler mi? Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?
186. مَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَلَا هَادِيَ لَهُ وَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Meali: Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur. O, onları azgınlıkları içinde baş başa bırakır, şaşkın bir şekilde dolaşıp dururlar.
187. يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّي لَا يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلَّا هُوَ ثَقُلَتْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا تَأْتِيكُمْ إِلَّا بَغْتَةً يَسْأَلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّي وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Meali: Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: "Onun ilmi ancak rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası ortaya çıkaramaz. Göklerde de yerlerde de ağırlaşmıştır o. Size ansızın gelecektir." Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: "Onun ilmi ancak Allah katındadır, fakat insanların çoğu bunu bilmezler."
188. قُلْ لَا أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلَا ضَرًّا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ وَلَوْ كُنْتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ إِنْ هُوَ إِلَّا نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Meali: De ki: "Allah'ın dilediği hariç, ben kendime ne bir fayda ne de bir zarar verme gücüne sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben ancak iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."
189. هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلًا خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَتْ دَعَوَا اللَّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحًا لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ
Meali: Sizi tek bir nefisten yaratan, huzur bulsun diye ondan da eşini var eden O'dur. (Eşiyle) birleşince (eşi) hafif bir yük yüklendi, onunla dolaştı. Hamileliği ağırlaşınca rableri olan Allah'a, "Eğer bize salih bir çocuk verirsen, mutlaka şükredenlerden olacağız" diye dua ettiler.
190. فَلَمَّا آتَاهُمَا صَالِحًا جَعَلَا لَهُ شُرَكَاءَ فِيمَا آتَاهُمَا فَتَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Meali: Fakat (Allah) onlara salih bir çocuk verince, kendilerine verdiği şeyde O'na ortaklar koştular. Yüce Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir.
191. أَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ
Meali: Hiçbir şey yaratmayan, aksine kendileri yaratılan şeyleri mi ortak koşuyorlar?
192. وَلَا يَسْتَطِيعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلَا أَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ
Meali: Onlar ne o (ortak koşanlara) bir yardım edebilirler ne de kendilerine yardım edebilirler.
193. وَإِنْ تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لَا يَتَّبِعُوكُمْ سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ أَدَعَوْتُمُوهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَوُهُمْ
Meali: Eğer onları hidayete çağırırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da sussanız da sizin için birdir.
194. إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ عِبَادٌ أَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَجِيبُوا لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
Meali: Şüphesiz Allah'ı bırakıp da taptıklarınız sizin gibi kullardır. Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi onları çağırın da size icabet etsinler.
195. أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا قُلِ ادْعُوا شُرَكَاءَكُمْ ثُمَّ كِيدُونِي فَلَا تُنْظِرُونِي
Meali: Yoksa onların yürüyecekleri ayakları mı var, ya da tutacakları elleri mi var, yoksa görecekleri gözleri mi var, yoksa işitecekleri kulakları mı var? De ki: "Ortaklarınızı çağırın, sonra bana dilediğiniz tuzakta bulun, hiç göz açtırmayın."
196. إِنَّ وَلِيِّيَ اللَّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ
Meali: "Şüphesiz benim dostum, Kitab'ı indiren Allah'tır. O, salih dostlara yardım eder."
197. وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ وَلَا أَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ
Meali: "O'nu bırakıp taptıklarınız ne size yardım edebilirler ne de kendilerine yardım edebilirler."
198. وَإِنْ تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لَا يَسْمَعُوا وَتَرَاهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
Meali: Eğer onları hidayete çağırırsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını görürsün, hâlbuki onlar görmezler.
199. خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ
Meali: Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.
200. وَإِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Meali: Eğer şeytandan bir vesvese seni dürtüklerse, hemen Allah'a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işitendir, bilendir.
201. إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ
Meali: Takva sahipleri var ya, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğunda hatırlayıp hemen gerçeği görürler.
202. وَإِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ
Meali: Onların kardeşleri de onları azgınlığa sürüklerler, sonra da bundan vazgeçmezler.
203. وَإِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِآيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَا قُلْ إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يُوحَى إِلَيَّ مِنْ رَبِّي هَذَا بَصَائِرُ مِنْ رَبِّي وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Meali: Onlara bir âyet getirmediğin zaman, "Onu sen derleyip yapsaydın ya!" derler. De ki: "Ben ancak rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu, rabbinizden gelen basiretlerdir, inanan bir kavim için hidayet ve rahmettir."
204. وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Meali: Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız.
205. وَاذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْغَافِلِينَ
Meali: Sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, içtenlikle, korkarak ve yalvararak rabbini an; sakın gfillerden olma.
206. إِنَّ الَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ
Meali: Şüphesiz rabbin katındakiler O'na ibadet etmekten büyüklük taslamazlar, O'nu tesbih ederler ve ancak O'na secde ederler.

Kelime ve Dilbilgisi Örnekleri

1. Arapça İsim Örnekleri (25 Adet)

  • غَضْبَان (Ğadban): Öfkeli, kızgın.
    Cümle: رَجَعَ مُوسَى غَضْبَانَ (Musa öfkeli olarak döndü.)
  • أَلْوَاح (Elvâh): Levhalar.
    Cümle: وَأَلْقَى الْأَلْوَاحَ (Levhaları bıraktı.)
  • رَأْس (Ra's): Baş.
    Cümle: وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ (Kardeşinin başından tuttu.)
  • عِجْل (İcl): Buzağı.
    Cümle: اتَّخَذُوا الْعِجْلَ (Buzağıyı edindiler.)
  • ذِلَّة (Zille): Zillet, alçalma.
    Cümle: وَذِلَّةٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Dünya hayatında bir zillet...)
  • سَيِّئَة (Seyyie): Kötülük.
    Cümle: عَمِلُوا السَّيِّئَاتِ (Kötülükler işlediler.)
  • رَحْمَة (Rahmet): Rahmet, merhamet.
    Cümle: وَأَدْخِلْنَا فِي رَحْمَتِكَ (Bizi rahmetine sok.)
  • رَجْفَة (Racfe): Sarsıntı, deprem.
    Cümle: أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ (Onları sarsıntı yakaladı.)
  • سَفِيه (Sefîh): Beyinsiz, akılsız.
    Cümle: فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا (İçimizdeki beyinsizler yaptı.)
  • فِتْنَة (Fitne): İmtihan, fitne.
    Cümle: إِنْ هِيَ إِلَّا فِتْنَتُكَ (Bu ancak senin imtihanındır.)
  • حَسَنَة (Hasene): İyilik, güzellik.
    Cümle: اكْتُبْ لَنَا حَسَنَةً (Bize iyilik yaz.)
  • أُمِّيّ (Ümmi): Ümmi, okuma yazması olmayan.
    Cümle: النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ (Ümmi peygambere...)
  • مَعْرُوف (Ma'rûf): İyilik, bilinen.
    Cümle: يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ (Onlara iyiliği emreder.)
  • مُنْكَر (Münker): Kötülük.
    Cümle: وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ (Onları kötülükten alıkoyar.)
  • إِصْر (İsr): Ağır yük, bağ.
    Cümle: يَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ (Ağır yüklerini indirir.)
  • أَغْلَال (Ağlâl): Zincirler, buğuslar.
    Cümle: وَالْأَغْلَالَ الَّتِي كَانَتْ (Zincirleri ki üzerlerindeydi.)
  • عَصَا (Asâ): Asâ, değnek.
    Cümle: اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ (Asanla taşa vur.)
  • حَجَر (Hacer): Taş, kaya.
    Cümle: فَانْبَجَسَتْ عَيْنًا (Pınarlar fışkırdı.)
  • غَمَام (Ğamâm): Bulut.
    Cümle: وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ (Bulutları üzerlerine gölge yaptık.)
  • مَنّ (Menn): Kudret helvası.
    Cümle: وَأَنْزَلْنَا الْمَنَّ (Kudret helvasını indirdik.)
  • سَلْوَى (Selvâ): Bıldırcın.
    Cümle: وَالسَّلْوَى (Ve bıldırcını...)
  • قَرْيَة (Karye): Kasaba, şehir.
    Cümle: اسْكُنُوا هَذِهِ الْقَرْيَةَ (Şu kasabaya yerleşin.)
  • قِرْد (Kird): Maymun.
    Cümle: كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ (Maymunlar olun.)
  • مِيثَاق (Mîsâk): Sözleşme, antlaşma.
    Cümle: أُلُومَ مِيثَاقُ الْكِتَابِ (Kitabın misakı alındı.)
  • سَاعَة (Sâat): Kıyamet, saat.
    Cümle: يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ (Sana kıyameti soruyorlar.)

2. Arapça Fiil Örnekleri (25 Adet)

  • رَجَعَ (Recebe): Döndü.
    Kökü: ر ج ع / Cümle: رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ (Musa kavmine döndü.)
  • أَلْقَى (Elkâ): Attı, bıraktı.
    Kökü: ل ق ي / Cümle: وَأَلْقَى الْأَلْوَاحَ (Levhaları bıraktı.)
  • جَرَّ (Cerra): Çekti.
    Kökü: ج ر ر / Cümle: يَجُرُّهُ إِلَيْهِ (Onu kendine çekiyor.)
  • اسْتَضْعَفَ (İstaz'afe): Zayıf gördü, hırpaladı.
    Kökü: ض ع ف / Cümle: اسْتَضْعَفُونِي (Beni zayıf bulup hırpaladılar.)
  • قَتَلَ (Katale): Öldürdü.
    Kökü: ق ت ل / Cümle: يَقْتُلُونِي (Beni öldüreceklerdi.)
  • أَغْفَرَ (İğfere / Ġafere): Bağışladı.
    Kökü: غ ف ر / Cümle: رَبِّ اغْفِرْ لِي (Rabbim beni bağışla.)
  • تَابَ (Tâbe): Tövbe etti.
    Kökü: ت و ب / Cümle: ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا (Sonra ardından tövbe ettiler.)
  • سَكَتَ (Sakete): Sustu, dindi.
    Kökü: س ك ت / Cümle: سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ (Musa'nın öfkesi dindi.)
  • اخْتَارَ (İhtâra): Seçti.
    Kökü: خ ي ر / Cümle: وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ (Musa kavminden seçti.)
  • هَلَكَ (Heleke): Helâk oldu.
    Kökü: ه ل ك / Cümle: أَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ (Onları daha önce helâk ederdin.)
  • وَسِعَ (Vesia): Kuşatdı, geniş oldu.
    Kökü: و س ع / Cümle: رَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.)
  • أَمَرَ (Amere): Emretti.
    Kökü: أ م ر / Cümle: يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ (Onlara iyiliği emreder.)
  • نَهَى (Nehâ): Alıkoydu, yasakladı.
    Kökü: ن ه ي / Cümle: وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ (Kötülükten alıkoyar.)
  • أَحَلَّ (Ahalle): Helâk kıldı.
    Kökü: ح ل ل / Cümle: وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ (Temiz şeyleri helal kılar.)
  • حَرَّمَ (Harrame): Haram kıldı.
    Kökü: ح ر م / Cümle: وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ (Pis şeyleri haram kılar.)
  • نَصَرَ (Nasara): Yardım etti.
    Kökü: ن ص ر / Cümle: وَنَصَرُوهُ (Ona yardım ettiler.)
  • أَحْيَا (Ehyâ): Diriltti.
    Kökü: ح ي ي / Cümle: يُحْيِي وَيُمِيتُ (Diriltir ve öldürür.)
  • أَمَاتَ (Emâte): Öldürdü.
    Kökü: م و ت / Cümle: يُحْيِي وَيُمِيتُ (Diriltir ve öldürür.)
  • اسْتَسْقَى (İsteskâ): Su istedi.
    Kökü: س ق ي / Cümle: اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ (Kavmi ondan su istedi.)
  • فَجَرَ / انْبَجَسَ (İnbecese): Fışkırdı.
    Kökü: ب ج س / Cümle: فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ عَيْنًا (Oradan pınarlar fışkırdı.)
  • ظَلَمَ (Zaleme): Zulmetti.
    Kökü: ظ ل م / Cümle: وَمَا ظَلَمُونَا (Bize zulmetmediler.)
  • نَسِيَ (Nesiye): Unuttu.
    Kökü: ن س ي / Cümle: فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ (Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında...)
  • أَنْجَى (Encâ): Kurtardı.
    Kökü: ن ج و / Cümle: أَنْجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ (Kötülükten sakındıranları kurtardık.)
  • خَلَقَ (Haleka): Yarattı.
    Kökü: خ ل ق / Cümle: خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ (Sizi bir nefisten yarattı.)
  • سَجَدَ (Sacede): Secde etti.
    Kökü: س ج د / Cümle: وَلَهُ يَسْجُدُونَ (Ve yalnızca O'na secde ederler.)

3. Arapça Edat Örnekleri - Harfi Cerler Hariç (15 Adet)

  • وَ (Ve): Atıf edatı (ve).
    Cümle: رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِأَخِي (Rabbim beni ve kardeşimi bağışla.)
  • فَـ (Fe): Rab, sebep veya takip edatı (hemen, o halde).
    Cümle: فَأَلْقَى الْأَلْوَاحَ (Hemen levhaları bıraktı.)
  • ثُمَّ (Summe): Terâhi edatı (sonra).
    Cümle: ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا (Sonra ardından tövbe ettiler.)
  • لَا (Lâ): Nehiy / olumsuzluk edatı (yapma, -ma/-me).
    Cümle: فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْأَعْدَاءَ (Düşmanları bana sevindirme.)
  • إِنَّ (İnne): Tekit / isim cümlelerini vurgulama edatı (şüphesiz).
    Cümle: إِنَّ رَبَّكَ لَغَفُورٌ (Şüphesiz senin rabbin çok bağışlayandır.)
  • مَا (Mâ): Olumsuzluk veya ism-i mevsûl edatı (ne / şey).
    Cümle: وَمَا ظَلَمُونَا (Bize zulmetmediler.)
  • لَوْ (Lev): Şart edatı (keşke, -seydi).
    Cümle: رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُمْ (Rabbim dileseydin onları helâk ederdin.)
  • إِنْ (İn): Şart edatı (eğer).
    Cümle: إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (Eğer doğru söyleyenler iseniz...)
  • قَدْ (Kad): Tahkik / takrib edatı (-şüphesiz, -miştir).
    Cümle: قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ (Her topluluk bilmiştir.)
  • لَمْ (Lem): Cezmeden olumsuzluk edatı (-madı, -mez).
    Cümle: وَلَمَّا سَكَتَ (Dindiği zaman...)
  • إِذَا (İzâ): Zaman / şart edatı (ne zaman ki, -duğunda).
    Cümle: فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ (Onları yakaladığında...)
  • هَلْ (Hel): Soru edatı (mi / mü).
    Cümle: أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (Ben sizin rabbiniz değil miyim?)
  • بَلْ (Bel): İtiraz / idrab edatı (bilakis, aksine).
    Cümle: بَلْ هُمْ أَضَلُّ (Bilakis onlar daha da sapıktırlar.)
  • أَمْ (Em): Soru / tahsis edatı (yoksa).
    Cümle: أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا (Yoksa yürüyecek ayakları mı var?)
  • لَوْلَا (Levlâ): İmtina / teşvik edatı (olmasaydı / -sene).
    Cümle: لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَا (Onu derleyip yapsaydın ya!)
Yazan: S.Muhammed El-Haşimi Musevi | Derleyen: S.Muhammed El-Haşimi Musevi
www.muhammediyye.org

konutesti

S.Muhammed Kayaalp (el-Haşimi) Ks

الاامام سيد محمد هاشمي الموسوي

Arapça Dersleri-İslami Sohbetler-Tevhid-Tefsir-Hadis-Fıkıh-Fetvalar-İrşadlar

Kuranla-Arapca-7. A'râf Sûresi-2-100-206 Rating: 4.5 Diposkan Oleh: ☝الاامام سيد محمد هاشمي الموسوي☝المحمدية☝

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.